Category: Yaşam

Mutlu Yaşlar Komşum…

 

Galiba bugün Didem’in doğum günüydü. Dün akşam çöpü dışarı çıkarırken karşılaştıklarında elinde kocaman bir pasta kutusu taşıyordu, bir dolu poşet ile birlikte. Bu sabah yukarısı da kalabalık olduğuna göre, öyle olmalıydı. Müzik sesine karışan kahkahalar aşağı kata kadar geliyordu.

Partinin neşesi onu da sarmaladı.  Ayaklarıyla tempo tuttuğunu fark ettiğinde kendi kendine gülümsedi. Tarçın da mutluydu. Sallanan ayağına sürünüyordu. Kulak kabarttı, “Papatya gibisin beyaz ve ince,” diyordu tok bir erkek sesi.

“Nedir bu şamata sabahın köründe, “ diye kükreyerek mutfağa giren kocasının sesi beyaz papatyaların boynunu büktü. Yukarı kattan mutfağına dolan pırıltılı güneş ışıkları yok oldu.  Çizgili pijamasının bir paçası ayağının altında sürüklenen kocası uyumaktan şişmiş gözlerini tavana dikmiş papatyalara isyanını haykırıyordu.

Devamını oku ►

Yıldız Bahçeleri

 

Uzun zamandır kullanmadığı bisikleti düştü aklına o sabah. “Limana inip bir kahve içeyim,” diye içinden geçirirken. Hep yürüyüş, hep yürüyüş…  Pedal basmayı özlemişti. “Hem bisikletimin de gönlünü almış olurum,” diye düşündü. Üzerini değiştirmek için gardrobunun kapağını açarken yedi yaşına bastığı gün amcasının hediye ettiği üç tekerlekli kırmızı bisikleti geldi gözlerinin önüne. Karmakarışık zihni yeni bir oyun bulmuştu. Bir şeyi ararken kıyılara kenarlara saklanmış anılar görüntü olarak karşısına dikiliveriyordu. İşte şimdi de ilk bisikleti ceketlerin ardına saklanmış, hınzırca kırmızı kırmızı gülümsüyordu.

Hayatına girdiğinden beri hep arası iyi olmuştu bu araçla. O kadar sevmişti ki “Okula da bisikletimle gideceğim,” diye tutturunca çareyi yazlık eve götürmekte bulmuştu annesi. Önceleri çok bozulmuştu en sevdiğinden ayrılmaya, sonra alışmış, yazları iple çeker olmuştu. Yıllar geçtikçe kendi gibi bisikletleri de büyümüştü. Üç tekerlek iki tekere düştü zamanla. Renkleri de değişti. Pembe oldu bir dönem. Süsler takıldı orasına burasına. Sonra sadeleşip, solgunlaştı. En son beyazda karar kıldı. Yaş aldıkça daha az biner oldu. Biraz kilolar, biraz diz ağrıları biraz da kuruntular.

Devamını oku ►

Sarı Yaz…

 

 

Eylül.Sonbaharın ılık ve sarı yüzü.

Eylül deyince aklıma gelen bir kaç şeyi sıralayıverirsem.  Mehmet Rauf’un kaleme aldığı Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı. Türkan Şoray ve Cihan Ünal ikilisinin yaşadıkları aşkla ünlenen filmlerden birinin kadın kahramanı.  Alpay’ın muhteşem yorumundan “Eylül’de Gel” şarkısı.  Gençliğimin, eğitim yaşamımın  en buhranlı zamanları. 12 Eylül darbesi. Turuncu akşam üstlerine eşlik eden ılık yağmur damlaları. Keloğlan’ın padişah kızına şifa olan tarhanaların güneşe serilmesi. Vişne reçeli.  İncir. Kınalı yapıncaklar, çilli çilli.  Ihlara Vadisi. Kleopatra Plajı. İlle de Bodrum. Prag. George Bernard Shaw, “Dünyada cenneti arayanlar Dubrovnik’e gelmeli” demiş, ne de iyi etmiş. Kazdağları, Sarıkız’ın kazları. Ahtapot salatası, deniz börülcesi, kabak çiçeği dolması ve favanın tadına da bakarım diyorsan doğru Cunda…

Devamını oku ►

Yürüyen Merdiven…

 

 

Kadın telaşlı adımlarla metro istasyonuna girdi, turnikede akbilini okuttu, yeni kurulan güvenlik aletlerinin içinden hızla geçti, geçerken güvenlik görevlisi kızla göz göze geldi. Birbirlerine belli belirsiz tebessüm ettiler.

Upuzun merdivenin başına gelince biraz soluklandı. Hareket eden metal oluklu basamağa adımın attı, yürüyen kol bandına tutundu, bekledi. Düşünceleri de ayakları gibi hızlıydı. Yürüyen merdivenle ilk tanıştığı gün geldi aklına. Kızılay’da o dönemlerin en ünlü mağazasında binmişti. Yedi yaşındaydı. Kardeşinin geçirdiği ağır hastalık sırasında annesi onu dayısının yanına katmış  “Kızı oyala, bir şeyler yap, ben ilgilenemeyeceğim,” demişti. Dayısı onu ertesi gece trene bindirmiş Ankara’ya götürmüştü. Mavi Tren vardı o zaman. Haydarpaşa Tren İstasyonu’ndan kalkardı. Saat 23.05 dedi mi geceyi bölen düdük sesi ve homurtularla yola çıkardı. Eniştesinin sorduğu bilmece geldi aklına. “Bir yolcu gece tren giderken elindeki yüzüğü pencereden düşürürse istasyona varınca nerede düşürdüğünü nasıl anlar?” Düşünmüş, düşünmüş bulamamıştı. Eniştesi ipucu vermişti. “Say, tıkır, tıkırları,” Saymıştı tren kalkar kalkmaz, hiçbir şeyi kaybolmadığı halde. Belki de sabaha kadar sayacaktı uykusu gelmeseydi. Devamını oku ►