Hasta oldum…

 

Hasta olduğum zaman kendimi çok tuhaf hissediyorum. Aslında bu çok normal bir şey. Olağan halimden daha farklı bir durumdayım çünkü. Beş gündür beni yatağa bağlayan  soğuk algınlığı neticesi dört duvar arasında yaşamak neymiş öğrendim. Yataktan fazla çıkmadan, dolanmadan, yemeden   içmeden… Genelde hayatının çoğu ev dışında geçen biri olarak bayağı sıkıntılı bir süreç. Devamlı yatmak istiyorum, zira kafam kalkmıyor. Kafa kalkmıyor ama çalışmaya devam ediyor. Kendimden vazgeçtim, geçmişle uğraşıyorum. Ölmüş yakınlarımın yatakta geçirdikleri süreler, neler hissettiklerini sorguluyorum. Kendi akrabalarım yetmedi çevremdekileri de düşünüyorum. Baktım yol çatallaşıyor, vazgeçiyorum, yattığım yerde hayâl kurmayı deniyorum.

Devamını oku ►

Anadolukavak’lıyız…

 

 

Yaz mevsiminin ortasında babam “Ne dersiniz, Anadolukavağı’ndaki eve taşınalım mı?” diye sorduğunda ne yapacağımızı şaşırmıştık. İki de bir hastalanan kardeşim için şehir merkezine yakın bir yerde yaşamamız gerekiyordu. Oysa babam bizi İstanbul’un neredeyse en uç yerleşim yerlerinden birine, o zamanlar  küçük bir balıkçı köyü olan dede topraklarına götürmeye kalkışıyordu.  Düşünüldü, taşınıldı, önce yazlıkçı olarak gidilmeye karar verildi. Böylece üç dönüm bahçe içindeki boğaz manzaralı babamın dedesinden kalma üç katlı ahşap eve yerleştik.

Devamını oku ►

Döngü…

 

Yüz otuz dört adım  ileri  sonra  yüz otuz dört adım geri.  Bazen  şafak sökerken, sancılı bir gün doğumunda.  Bazen  gecenin hüzün yüklü iniş saatlerinde, bazen koyu zifiri karanlıkların ıssızlığında bazen de günün en hararetli koşuşturmasının içinde.  Yaşam yüz otuz dört adımla sınırlanmış. Hapishane avlularındaki voltalara benzer bir haller içinde.  Tek fark gecenin ıssızlığını bozan koridorlardaki ayak seslerinin çıkardığı melodi.  Sevdiği bir dinleti olduğundan onu sakinleştirebilen hemen hemen tek şey.  Hastası uykuya dalabildiği zamanlarda kendini attığı yüz otuz dört adımda biten koridor.

Devamını oku ►

yeni romandan bir bölüm….

 

 

 

Parmaklıklardan aşağı baktıkları zaman denizde bir koy, koyun hemen kıyısında da küçük bir mağara görünüyordu. Maya o mağarada yaşayan balıkları, yengeçleri, deniz böceklerini düşündü. Ne güzel bir evleri vardı. İstedikleri zaman yüzebiliyorlardı.

“Burada hangi balıklar yaşıyor?”

Dedesi gülerek,

“Sen bu sorularının cevaplarını köyde tanışacağın arkadaşlarından öğrenirsin. Burada herkes balıkçılık yapar. Çocuklar da büyüklerle beraber balık tutmaya giderler. Belki sende gidersin. Oltanın ucuna takılan balıklardan kendin öğrenirsin.”

“Sahi mi dede, balık tutmaya gidebilir miyim?”

“Balık zamanı gelince herkes gidiyor. Baban da gider, sen de. Teknelere birçok tayfa lazım oluyor. Başka şehirlerden bile gelenler var. Size de bir tekne buluruz, biz de taze balık yeriz.”

“Balık zamanı ne zaman?”

“Sabırlı ol. Beklemelisin.”

Boğazın karşı kıyısına baktılar. Orada da bir deniz feneri vardı. İki kıyıda karşı karşıya duran deniz fenerleri.

“Dede, deniz fenerleri ne işe yarar?”

“Bunu kime soralım biliyor musun? İşte şurada duran fenerin görevlisine. Bize en iyi o açıklar.”

 

devam edecek…. 2016