Bodrum ve Dereotu…

Sosyal Butonlar

 

 

Kırk dördüncü yaş günümü kutlamaya birkaç gün kala yine  Bodrum’dayım. O zaman ki durağım Yalıkavak. Kalacağımız ev bahçe içinde iki katlı bir villa. O kadar çok seviyorum ki ben kendisinden saray diye de bahsedebilirim. Bodrum’da bana her yer saray çünkü. Bize alt kat düştü. Zira evin üst katında ki kendi aramızda henüz tanışmadan önce şahsından  “Beyefendi” diye söz ettiğimiz, sonradan çok iyi dost olacağımız, şimdi kulakları çıngır çıngır çınlasın; İstanbul’lu bir ağabeyimiz oturmaktaydı.  Sarayın bahçesinde iki zeytin ağacı vardı. Başka ağaçlarda… Nedense zeytin ağaçları kalmış aklımda. Diğerlerini düşünüyorum, bulamıyorum. Demek ki bana her ev saray, her ağaç zeytin ağacı… Bir de sarı tüylü kedi Cavit var.  Birden bire ortaya çıkıp, himayeme girdikten sonra sarayın bahçesinden hiç biryerciklere ayrılmayan, bahçedeki konumunu kademeli olarak evin içine taşımayı başarabilen Cavit.

Ekim ayının tüm kadifemsi yumuşaklığıyla yaşandığı güzel bir sonbahar…  Öğle saatlerine kadar denizde yüzme, tekne turları, her gün o güzelim koylardan birine ziyaret, kıyılardaki kahvelerde keyif…  Bodrum her zamanki güzelliği ve sevecenliğiyle bizi kucaklıyor. Yanında da kadim dostlar oldu mu, zaman nasıl da güzel geçiyor.

On beş gün sonunda Bodrum tatilim bittiğinde aklımda kalan en belirgin şey, dereotu oluyor. Ne alakası var demeyin. Hemen açıklıyorum.Ben her yaş günümde kendime hediye vermeyi pek severim. Bazen bir kitap, bazen bir kurs, bazen bir tatil, bazen de bir akşam yemeği.  Kırk dördüncü yaş günüm Bodrum tatiline denk geldi.   Sabahtan pazara gittik. Çarşaf alacağım. Hani o çizgili olanlardan. Biraz da kekik. Çok beğendiğim küçük bir halıyı parada anlaşamadığım için alamıyorum. Canım sıkılıyor. Halı çok güzel, ama çok çok pahalı. Yani turistler için fiyatlandırılmış. Ederi o kadar değil. Ama satıcı inatçı.  Çarşafları alıyorum, tam istediğim gibi. Halı kalıyor. Geziyoruz, geziyoruz. Tezgâhlar çok keyifli. Karnımız acıkıyor. Yiyecek bölümüne seyirtiyoruz. Pazarda  gözlemeler yaparlar. İçine bir dolu ot konanlardan.  Gözlemeci kadın maharetli hareketlerle yusyuvarlak açtığı incecik hamurun yarısına karışık otları serpiştirirken, bir yandan da sohbet ediyoruz.  O da ne? Otların arasında kıyılmış dereotular gözüme çarpıyor.  Asla yemem… Kokusuna dayanamıyorum. Tadını sevmiyorum.  Soruyorum, “Dereotsuzu var mı?” diye. Yok diyor tombul kollu, maharetli elli kadın. Yüzüne yayılan kocaman gülümsemesiyle, “Yemen mi yoksa?” diye soruyor. “Çık!” diyorum hoşnutsuzlukla.

Sonra buluyorum Kırk dördüncü yaş doğum günü hediyemi.  Dereotu…

Kırk dört yıllık damağım ilk kez Bodrum’da dereotu ile buluşuyor. İlkin zor oluyor, yediğim gözlemeden hiç bir şey anlamıyorum, daha sonra yediğim dereotlu yemeklerden de… Evde şenlik havası var. Artık kabak kalye, mücver, sigara böreği, kabak dolması, bezelye, fava dereotlu pişirilecek. Mutfağımızda adeta bir devrim gerçekleşiyor. Sevdim mi? Hayır… Evdekilerin mutluluğu ve damak zevklerine yapmış olduğum katkının hazzından başka bana bir katkısı olmadı. Bir de Bodrum denince aklıma ilk gelen şey olması dışında…

 

Oya ENGİN/ 25 Kasım 2016, İstanbul

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter