Çay Gibi…

Sosyal Butonlar

 

 

Burçe ve Ali  on yıl boyunca hiç karşılaşmamışlardı. İlk kez o gün yüz yüze görüşeceklerdi. Ayrılmalarının ardından bir süre ortak arkadaşları ondan haberler getirmişti.  Başlarda bu haberleri duymayı reddetmiş, sonra merakına yenik düşmüş, hatta istemişti bir şeyler duymayı. Ali’nin hayatında olamayacağına iyice inanınca vazgeçti onun hayatına kulak kabartmaktan. Unutmayı başaramıyordu böyle yapınca. Herkesi tembihledi. Ali ile ilgili hiç bir şey anlatmasındı kimse.

*

Onca yıl sonra bir gece adını yazdı sosyal medya arama butonuna. Aynı soyadlı ne çok Ali vardı. Aradığı bakışları buldu. Değişmişti Ali, gözlük takmış, sakal bırakmıştı. Birkaç fotoğrafı daha vardı. Hakkında kısmını inceledi, ilişki durumuna baktı. Hiçbir şey yazmıyordu.  Eğitim durumuna bakınca “O başardı” diye düşündü.  On yıl öncesini hatırladı. Gerçi hiç unutmamıştı ya…

Aliyle aynı dershaneye gidiyorlardı.  Sıradan, kendi halinde bir öğrenciydi. İlk gün yanına oturmuş, bir daha da kalkmamıştı. Birkaç ay sonra Ali sınıftan çıkarken hırkasının cebine katlanmış ufak bir kağıt parçası bırakmıştı.  Otobüs durağında okudu.  “Mor kazak giysene, sana çok yakışır” yazıyordu. Kâğıdı kimse görmesin diye hemen yırtıp atmıştı.  Yarıyıl tatili geldi.  Ali vedalaşırken fısıldadı kulağına. “Ne zaman giyeceksin?”

“Neyi?”

“Mor kazağı”

Ali İstanbul’da okumak istiyordu, Burçe Ankara’da. Sınav sonuçları açıklanınca ikisi de İstanbul’ da kaldı. Ali sonradan okulunu bıraktı. İtalya’da mimarlık eğitimi almak istiyordu. Araştırmış, çok para gerektiğini öğrenmiş, babası vermem, annesi vazgeç oğlum demiş.

*

Geçmişi düşünürken nedense kötü anılarından birini hatırladı.  Bir sabah Kilyos’a gitmişlerdi. Kahvaltı ederken yeni aldığı bikinisinin üstünü gösterdi Ali’ye. Göğüslerinin üzerine tutarak sormuştu. “Yakıştı mı?”

“Giydirmem.”

Gülümsemesi yüzünde donmuştu. Ali sandviçini yemeğe devam ediyordu. Burçe göğsünün üzerindeki ellerini iki yana açarak  “Neden?”diye sordu. Büstiyer yere düştü.

“Fazla açık saçık. Her yerin görünecek”

Buna benzer askılı tişörtler giymişti. Belini fiyonk yaptığı, göbeğinin göründüğü gömlekler de.

“Denize gireceğim. Ne giymeliyim?”

“Bu olmaz”diye kestirip atarken Ali’nin dudağına domates kabuğu yapışmıştı. Çok tuhaf görünüyordu. Başka bir zamanda olsa güler, şu görüntüyle çok eğlenirdi. Ama o an çok kızgın ve şaşkındı.  Ali cevap vermedi. Başını sağa sola olumsuzca salladı.  Burçe o gün yeni bikinisini giydi,  güzel başlayan bir gün tatsız sonlandı.

Ali iki yıl sonra yurt dışına gidebilecek parayı bulmuştu. İstanbul’da ki son akşam arkadaşlarıyla veda gecesi yaptılar, çok eğlendiler. Burçe devamlı içini kemiren soruya cevap arıyordu.  Ali geri dönecek miydi?

*

On yıl sonra karşılaşacak olmanın heyecanı ile o gece hiç uyuyamadı. Yatak bir bıçak sırtıydı adeta. Ne yana dönse o yanı acıdı.  Kalktı, çalışma odasına geçti. Bilgisayarda Ali’nin  sayfasını açtı. Şaşırdı, bütün fotoğraflar herkese açık olarak ayarlanmıştı.  “benden kareler…” yazan fotoğraf albümüne tıkladı heyecanla.  İşte karşısındaydı; çocuk Ali, öğrenci Ali, onun Ali’si, mimar Ali.

İçini bir sızı kapladı. Uzun zamandır böyle hissetmemişti. Ali hep hayatındaydı. Onu hiçbir zaman içinden çıkaramamıştı. Çıkarmış gibi yapmıştı. Şimdi yeniden görüşme heyecanıyla duygularını kontrol etmekte zorlanıyordu. Midesinde kocaman bir balon vardı sanki. Çok acıkmasına rağmen bu balonun patlamasından korkarak hiçbir şey yiyemedi.

Albümdeki bir fotoğrafı görünce duraladı.  Roma’da birlikte çektirdikleri bir kareydi. Ailesinin tüm itirazlarına rağmen birkaç ay sonra Ali’nin peşinden İtalya’ya gitmişti. Fotoğrafın yüklenme tarihine baktı.  Dört gün öncesiydi. “O da eski fotoğrafları karıştırmış” diye düşündü. Bir kızla olan fotoğrafa takıldı. Fotoğrafın altındaki İtalyanca yorumlara baktı. Anlamıyordu, otomatik çevirilere tıkladı. Okul arkadaşlarından biriymiş. Sonra aynı kızla, başka kızlarla, erkeklerle fotoğraflar, ailesiyle, kuzenleriyle… Çoğunlukla İtalyada’ki mutlu yaşantısının objektife yansımaları. Kafelerde, seminerlerde, çalışırken, kamp yaparken, yüzerken…  Yılbaşlarında İstanbul’a gelmiş. Annesi geçen yıl ölmüş. Ortak arkadaşlarından yanına gidip gelenler olmuş. Hiç birisi bundan ona bahsetmemiş.

Gün ışıyana kadar tüm fotoğraflara defalarca baktı. Aradan geçen on yılın açığını kapatmak istercesine. Belli ki Ali bilmişti bakacağını,  son gece hepsinin gizlilik ayarlarını açmıştı.

*

“İtalya’ya gel, sensiz olamıyorum” demişti. “Burada yaşayalım artık. Mezun olur olmaz gitmek istemişti. Ailesi karşı çıkmıştı, Ali’yi istemiyorlardı, bir de kızlarını kendilerinden uzaklaştırmasını.  Okulu bitirmesine birkaç ay kala hastalandı. Annesi devamlı ağlıyordu.

Ameliyatı sonrası geçmiş olsuna gelenler bir şeyler söylemişlerdi durmadan…
“…yaşamak güzel.”
“…önemli olan sağlık.”
“…boş ver herkesin çocuğu olmuyor ki.”

*

Gün ışıdı.  Ocak ayına inat güneşli bir gün olacaktı. Tost makinesini ısıttı, banyoya girdi, çabucak duş aldı. Saçlarını kuruturken kuzeni Selin’in söyledikleri geldi aklına.

“Bu sana hiç iyi gelmeyecek ama yapacaksın. Onu görünce içindeki acıyı söküp atabileceğini mi sanıyorsun?”

“O her zaman beni kendine çağırır, ben de usulca boyun eğer ona akarım, sonra da kendime gülümserim.”

Selin kızmıştı, “Ah senin şu iflah olmaz duygusallığın, Ali bu boyun eğişleri biliyor mu sanki?”

“Hayır, benimle ilgilendiğini sanmıyorum”

“Eee!”

“Ne ee’si. O şiir kitaplarını nasıl yazıyorum sanıyorsun.  Güzel rüyalarım var benim Ali’yle beraber olduğum.”

*

İlk mesajı yine usulca boyun eğdiği bir gece yarısı atmıştı Ali’ye.  Rüyasında gezmişlerdi birbirine dolanan sarmaşıklar gibi. Cevap gelene kadar heyecandan ölmüştü. Üç ay boyunca ara sıra yazıştılar. Havadan sudan konuştular. Ali yılbaşında İstanbul’a geleceğini, isterse görüşebileceklerini söylemişti.

Yılbaşında yine baba evinde toplanmışlardı kuzenleriyle. Annesi zengin bir sofra hazırlamış hem yılbaşını hem de Burçe’nin son yayınlanan şiir kitabını kutlamışlardı. O gece aynı şehirde olduklarını bilerek başka türlü karşıladı yeni yılı.

*

Giyindi. Abartısız bir makyaj yaptı. Aynada baktı kendisine bir kez daha. Çalışma odasındaki yayınevinden gelen kolide duran son kitabından bir tane aldı sırt çantasına koydu. Ali’ye verecekti. Hiç sözünü etmemişti kitaplarının. Sürpriz yapacaktı.

Haliç manzarasına karşı oturdu, çay ısmarladı. Çayını yudumlarken manzarayı seyretti. Bir huzur hissetti içinde. Etrafta birkaç kedi uyukluyordu. Hava soğuk olduğundan dışarıda oturan kimse yoktu. Kediler, o ve içinde yanan ateş. Hep beraber Ali’yi bekliyorlardı.  Bu sefer usulca boyun eğmeyecekti. Dik duracak, “Çocuğu olamayan tek kadın ben değilim” diyecekti.  Yüzleşecekti hayatla, Aliyle.  “Dünyaya bir çocuk getiremiyorum ama insanların hayatlarına dokunabiliyorum”diye düşündü.

Ali göründü. Birkaç basamaklı merdiveni adımlarken Burçe ayağa kalktı. Kediler de uyandılar.  Ocak ayında meltem esti, kırlardan gelen çıngırak seslerine dağ menekşeleri kokusu karıştı. Başı döndü. Ali geldi, sarıldılar.

Garson yeni gelen müşterinin yanına gelecekken vazgeçti. Arkasını döndü, bekledi.  Bir şarkı geldi yanı başlarına. On yılda döktüğü gözyaşları yetmemiş, birazı da buraya kalmış.  Ali bekledi sakinleşmesini. Garson geldi, Türk kahvesi söylediler. Kediler yeniden uyudular. Ali yaşamını anlattı. Sebeplerini, annesini…

“Neden evlenmedin?”

“Neden ayrıldık biz?”

“Bu konuda güçsüzdüm, ailemi ikna edemedim”

“Ben etmiştim, seni istemiyorlardı ama beni seviyorlardı. İtalya’ya bile gelmemi kabul etmişlerdi”

“Kadınlar her zaman daha güçlüdür. Ailem de beni sevdiği için bu beraberliğimize karşı çıkmışlardı, herkesin kendine göre sebepleri vardı”

Burçe sordu,

“Peki şimdi nasılsın?”

“Çay gibi…”

Bir gülme geldi aralarına yerleşti, kıkırdadılar…

“Bu ne demek oluyor?”

“Çay gibiyim. Beklemiş bir çay. Bekledikçe acımış”

Ali’nin konsoloslukta işi varmış. Birlikte gitmeyi teklif etti. Hesabı istediler.

Burçe sırt çantasından kitabını çıkarmak üzereyken Ali elinde tuttuğu poşeti uzattı. Hediye getirmişti. Açtı titreyen ellerine hakim olmaya çalışarak poşeti, içindekileri tek tek çıkardı.  Çizme şeklindeki şişesiyle bir Limoncelle, içinde  çok sevdiği acıbadem kurabiyelerinden olan bir kutu  ve tepesinde  Pinokyo’nun  hareketli bir kuklasının bulunduğu kalem.

“Kalemi imza günlerinde kullanırsın.”

Burçe hediyelerden başını kaldırarak Ali’nin yüzüne baktı. Sonra bakışları masanın üzerine kaydı. Tüm şiir kitapları oradaydı. Ali mor kazak giymesini istediği günkü gibi kulağına eğildi.

“Hadi hepsini benim için imzala” diye fısıldadı.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter