Zamanın Kokusu…

Sosyal Butonlar

 

Uzun  zamandır gardrobumu düzeltmek istiyordum. Kıyafetlerin düzeni bozulmuş, yazlıklar ve  kışlıklar birbirine karışmış bir vaziyetteydi. Ne zaman kapısını açsam içime bir sıkıntı basıyor , önce göz zevkim bozuluyor, sonra bu dolabı düzeltmek ve temizlemek için uzunca bir zaman aynı odanın ve   askılarıyla yatağın üzerine yığılmış bir sürü kıyafetin içinde kalmak zorunda olacağım düşüncesi beni boğuyordu. Dolabımı kimseye elletmediğimden iş başa düşünce  çaresiz bir sabah  erkenden kolları sıvayarak  işe giriştim.

Öncelikle tüm askıları dolabın içinden çıkarıp yatağın üzerine yığdım. Sonra dolabın zeminindeki  ayakkabı kutularını,  en sonda da  üzerinde kocaman kırmızı kurdelesi olan siyah karton kutuyu  dışarı çıkardım.  Bu kutuda siyah beyaz ve renkli olmak üzere iki bölüme ayrılmış fotoğraflarım duruyor. Her zaman fotoğrafları çok sevmişimdir. Zamana geri  yolculuk , anılarla tekrar kucaklaşma,  bazen kaybettiğimiz yakınlarımızla yeniden buluşma beni hep heyecanlandırır. Karton kutuyu elime aldığımda içimde filizlenen fotoğraflara  tekrar bakma arzusu beni biraz duraksattı. Bir elimdeki  kutuya birde yatağın üzerinde düzenlenmeyi bekleyen kıyafet yığınına  bir de bomboş kalmış  tozunun alınmasını bekleyen gardrobuma baktım. Ancak  karton kutu gardroba karşı  galip geldi.

Yere oturdum. Kocaman kırmızı kurdeleli kutunun bize geldiği gün aklıma geldi. Sıcak bir yaz gününde çok sevdiğimiz   aynı zamanda karı koca da olan babamın  doktorları evimize ziyarete gelirken bana aldıkları fincan takımının kutusuydu. Daha kutu kapağı açılmadan beni anılara sürüklemeye başlamış, gardrop düzenleme işinin günün ilerleyen saatlerine sarkacağı  belli olmuştu.

Kutunun kapağını açar açmaz en yakın komşumuzun kızının düğününde yeşil puanlı  elbisemle çekilmiş bir fotoğraf bana hoşgeldin dedi. 1980 li  yıllara merhaba demiş oldum. Yavaş yavaş fotoğrafları elleyerek, onlara bakarak  yaşamımda zaman içinde bir yolculuğa çıktım.

Bazen okul yıllarıma, bazen gençlik günlerime, bazen işyerimdeki arkadaşlarımın arasına, bazen hastane odalarına, bazen tatillere kısacası fotoğraflar sayesinde hayatımın çeşitli zamanlarına ama kronolojik sıra olmadan ani geçişlerle bir zaman diliminden bir başkasına atlayarak anılar arasında gidip gelmeye başladım.

Sıra siyah beyaz fotoğrafların olduğu desteye geldi. En sevdiğim bölümdü. Keyif zamanı da gelmişti.  Kalktım,   bol köpüklü  sade bir  Türk Kahvesi yaptım kendime.  Buz gibi kocaman bir bardakta da suyumu aldım , tekrar çöktüm kırmızı kurdeleli kutunun başına. Bu destede daha çok çocukluk fotoğraflarım yer alıyordu. Bir fotoğrafta babamın kucağında Büyükada sahilindeyim.  Bir diğerinde Şehzadebaşı’nda karlı bir günde muhtemelen bir sinema çıkışındayız. Uykulu gözlerle annemin elini tutmuşum.  Bir  başka fotoğrafta da Papaz Çiftliği denen bir yazlık beldede. Bu fotoğrafı uzunca süre elimden birakamadım. Zira o fotoğrafın çekilmesinden yaklaşık yarım saat sonra  kurbağa izlemek için yanına  gittiğim  derince bir su birikintisi içine tepe üstü düşüp, boğulma tehlikesi geçirdiğimi , hatta sudan mikrop kapıp bir süre tedavi gördüğümü hatırlayıp gülümsedim. O yaz  giymem için alınan ve benim çocukluk zamanımda çok moda olan kırmızı tahta üzerinde renk renk boncukları olan  minik takunyalarımda suyun içinde ayağımdan çıkıp sürüklenerek kaybolmuştu. Uzunca bir süre takunyalarımın ardından ağlamam kesilmemişti. Oysa canımı zor kurtarmıştım. Çocukluk işte;  bir çift takunya için ne çok göz yaşı dökmüştüm.  Meğer daha ne kadar çok gözyaşı dökecek meseleler varmış hayatta.

Daha sonra bir vesikalık fotoğrafım  elime geçti. İlkokul birinci sınıfa başlarken çekilmişti. Fotoğrafta uzun saçlarım tepeye toplanmış ve yanlardan aşağıya bukleler halinde bırakılmıştı. Başımda saçlarımın toplandığı yere iliştirilmiş kocaman beyaz  fiyonk halinde bir  kurdele vardı. Siyah önlüğüm, annemin ördüğü beyaz dantel yakamla pek fiyakalı duruyordum. Ama nedense suratım asıktı.

Daha sonraları ilerleyen yaşlarımda   gerek önünde , gerek arkasında aramın çok iyi olacağı kameralara o zamanlar pek sempatik bakmıyormuşum demek ki. Çünkü ne zaman fotoğraf çektirmeye gitsek  fotoğrafçıya zor anlar yaşattığımı hatırlıyorum. Benim  çocukluk zamanımda her doğum günümde mutlaka fotoğrafçıya gidilir ve o an ölümsüzleştirilirdi. Aileler zaman zaman toplu halde fotoğrafçıya gider ve evlerinin  duvarlarına asmak için hatıra fotoğrafları çektirirlerdi. Bu fotoğraftan bizim hiç olmadı. Zira babam asla böyle bir fotoğraf çektirmek için fotoğrafçıya gitmeyi kabul etmedi. Bizim fotoğraflarımız genellikle ev ve gezmek ortamlarında çekilmiş aile fotoğrafları olarak kaldı.

İlk vesikalık fotoğrafımı elime aldım ve kokladım.  Ben eskiye ait ne varsa  önce koklarım. Onlarda yaşanmışlığın kokusu vardır. Yani zamanın kokusu. Her kokladığımda başka türlü kokarlar. Aslında ne duymak isterseniz  o kokuyu alıyorsunuz. Bir yerde okumuştum. Koku hafızası en güçlü hafızaymış. Her şeyi zamanla unutabilirmişsiniz ama kokular zor unutulurmuş.

Eski fotoğraflarda baskıların yapıldığı kartonların kenarları oyalıydı.  Kendiliğinden girintili çıkıntılı bir deseni olurdu. İlk vesikalık fotoğrafımda öyle bir kartona basılmıştı. Sanki yaşamımdaki inişler, çıkışlar, mutluluklar, mutsuzluklar bu girinti ve çıkıntıların içine saklanmış ve sırası geldikçe ortaya çıkacaklar ve ne yaşatacaklarsa yaşatıp geldikleri yere tekrar saklanacaklar.

Daha sonraları bu fotoğraflara baktıkça anılar olarak o saklandıkları yerden tekrar ortaya çıkıp bizimle buluşacaklar.

Ancak teknolojik gelişmeler her şeyi tükettiği gibi fotoğraflarıda başkalaştırdı.  Artık fotoğraflar kokusuz.  Zira dijital ortamlarda sunulan fotoğrafların bu anlattığım hissiyatı vermesi çok zor. Teknik olarak daha güzel,  daha estetik fotoğraflarla karşılaşıyoruz, keyifte alıyoruz ancak eski fotoğraflardaki zamanın tozunu, kokusunu bu yeni fotoğraflarda bulmak imkansız.

Yerde oturmaktan  ağrıyan sırtım ve bacaklarım olmasa gardrop düzeltme işini tamamen unuttuğumu farkettim. Hemen fotoğrafları düzenleyerek kutusuna koydum, kırmızı kurdelesini  de sıkı sıkı bağladım. Anılar, geçmişim belki de geleceğim bu kutuda bir başka ziyaret  için hazırda beklemeye başladılar.

Bende gardrobuma geri döndüm, içine doğru eğildim silmek için,  burnuma gelen koku beni yeniden zamanın girdabına doğru çekmeye başladı ve çabucak toparlanarak alelacele işimi bitirdim.

Fotoğraf kutumu yeniden,  özenle yerine yerleştirdim. Kurdelesini tekrar sıktım, ve gardrobumun kapağını anılarımın üzerine şefkatle  kapattım.

 

Oya ENGİN

29/11/2012

 

 

 

 

2 comments on “Zamanın Kokusu…

  1. sebahat alan dedi ki:

    Oyacım,
    Zamandaki yolculugun okurken aynı şekilde bir ileri bir geri götürdü.Şu an öyle kutular elimde olmasa dahi bir söz ,olay,hareket yolculukara taşıyor.Ben tozları ile birlikte geçmişe olan yollculugu seviyorum duygularına saglık ……

  2. Mahmure Erten dedi ki:

    Sanırım, çoğumuzun yaptığı bir şey, işimizi yarım bırakarak anılara dalıp resimlere özlemle bakmak.. İnsanoğlunun doğasında yok mudur geçmişi özlemle anmak geleceğe ise tohumlar serpmek.. Kaleminize sağlık yazınız pek güzeldi.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter