Ters Kanguru…

Sosyal Butonlar

 

Sırt çantasını son kez kontrol etti. Eliyle tarttı, oldukça ağırdı.  Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken bir yandan da düşündü. “Sırt çantasını icat edene ne kadar teşekkür etsek azdır.”   Montunu sırtına geçirdi, ellerini ceplerine soktu. Cebinde buruşuk bir beş lira buldu.  Parayı evirdi, çevirdi.  “Dolmuşa veririm,” diyerek yeniden cebine koydu.  Tıkış tıkış dolu olduğundan kalıp gibi duran çantasını yerden aldı, kollarından geçirerek sırtına taktı. Yerinde birkaç kez zıplayarak çantayı iyice yerleştirdi. Artık hazırdı. Kapının yanındaki dolabın üzerinden anahtarını alırken duvardaki aynada gözlerine baktı bir süre. Bugün bir başka mı parlıyorlardı ne? Sonra sırtında kambur gibi duran çantasına takıldı bakışları. Yan dönerek kendine baktı bir süre. “Ters dönmüş kanguru gibiyim,” dedi. “Ters kanguru yollarda …” diye hınzırca gülerek kapıdan çıktı.

Dolmuşta ön koltuğa oturdu. Buruşuk parayı şoföre verdi. Para üstünü alırken adama belli belirsiz gülümsedi.  Şoför tepki vermedi.  Ne zaman ön koltuğa otursa içinden bir gülmek gelir, öğrencilik yılları gözünde canlanırdı.  Okula minibüsle gittiği günler.  O zamanlar arabesk kültür etkisi tüm hızıyla ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu kültürün bir uzantısı olarak minibüslerin ön tarafındaki tekli koltuğa ‘manita koltuğu’ denirdi. Belki de hâlâ deniyordur. Oraya minibüs şoförü sevdiği kızı oturtur ve sanki baş başa gezmeğe çıkmışlar gibi müşterilerle beraber yolculuk yapılırdı.  Şoför işini yaparken sevdiğine bakışlar atar, kız mahcup gülümser, yolcular da bu masum güzel aşkları film gibi izlerdi.  Daha o zamanlar sosyal medya hesapları, akıllı telefonlar icat edilmemişti. Manita koltuğu, hırka ceplerine sıkıştırılan küçük notlar, ucu yanık mektuplar, ağaçlara kazınan kalpler bütün bunların yerini dolduruyordu.  Dolmuş doldu, hareket ettiler.

Sırt çantası şimdi kucağındaydı. Elleriyle sarıldığı çantadan naftalin kokusu sızıyordu dolmuşun içine. Camı araladı biraz. Temiz havayla naftalin kokusu yer değiştirdi.  Çantanın içindekileri düşününce yine eskilere döndü. Bin bir emekle örülmüştü bu lifler. “Yapma şunları, ne yapacağım ben bu kadar lifi?” diye hep kızardı ninesine.  Ninesi ise gülümserdi her seferinde. “Gün gelir lâzım olur. Bırak elim örerken, gözüm görürken yapayım. Sonra çok dua edersin…”  Çok dua etmişti gerçekten.  Bu yolculuğa çıkarken çeyizinde ele gelir ne varsa hepsini bir mağazaya götürüp satmıştı. Ninesinin ördükleri kapış kapış gitmişti. Şimdi modaymış o örtüler, kenarları oyalı havlular, kalp desenli lifler…   Annesinin bir zamanlar aldığı, çeyizlerde olmazsa olmaz Kilis yorganlarını, civcivli saati, beyaz plastik saplı ekmek bıçağını, gül desenli teneke tepsileri, sarı janjanlı sütlü kahve fincan takımını da internette bir alış veriş sitesinde satmıştı. Epey para etmişti çeyizi. Çeyiz ne içindi? Yeni yaşamda kullanılacak eşyalar değil miydi? İşte kendisi de çeyizini yeni hayatı için kullanıyordu. Annesi olsaydı yüreğine inerdi. İzin vermezdi ki bu yolculuğa. Ninesinin liflerinden bir kaç tanesini kendine ayırmış,  giysileriyle beraber sırt çantasına tıkıştırmış ve bu yolculuğa çıkmıştı.

Her yıl başka bir şehirde yaşama isteği ilk olarak beş yıl kadar önce aklına geldi. Emekli olur olmaz gerçekleştireceği bu yolculuklar onun için ilginç bir deneyim olacaktı. Yapmayı düşündüğü fiziki yolculuğun yanında ruhsal bir yolculuk da kendisini bekliyordu. İlk kez tek başına yaşayacak, hiç tanımadığı insanlar arasında var olma mücadelesi verecekti. Belki bu yolculukların hikâyesini bile yazabilirdi.  Yavaş yavaş hazırlıklarını tamamladı. Önce evindeki çiçek saksılarını komşularına dağıttı. Kitaplarını koliledi.  İhtiyacı olmayan tüm eşyalarını sattı. Giysilerini azalttı.  Birkaç kıyafet ayırdı kendisine, gerçekten ihtiyacına yarayacak. Fotoğraflarını, kalan kıyafetlerini, havlularını, nevresim takımlarını, bakır kahve cezvesini, resim malzemelerini, cd lerini, bilgisayarını kargo yapılmak üzere kardeşine teslim etti. Yaşayabileceği birkaç şehir seçti kendine.

Dolmuştan tren garının önündeki durakta indiğinde kalbi heyecanla çarpmaya başladı. Yarım saat sonra hareket edecek olan tren onu hayallerine doğru götürecek, güneş yeniden doğduğunda o da yepyeni bir hayata başlamış olacaktı.  Biletini kontrol etti. Üzerinde adı, bugünün tarihi, koltuk numarası ve Denizli yazıyordu.

Beş tane şehir ismi yazmıştı küçük kâğıtlara. Katlamış ve masanın üzerine atmıştı. Bir tanesi yuvarlanıp yere düşünce, onu seçti. Denizli yazıyordu dörde katlanmış kâğıtta.  İlk kez yıllar önce gitmişti bu şehre. Daha sonra aralıklarla bir kaç kere daha.  Asker ziyareti yapmış,  Babadağı’na bakmış,  Karahayıt’a uğramıştı. Taşlı havuzda yüzmüştü. Sodalı tadını ağzında hisseder gibi oldu bir an. Çantasındaki pet şişeyi açtı, dikti kafasına. Bir içişte bitirdi bütün suyu. Tren homurdanmaya başladı. Sırt çantasını indirdi, cep telefonunu çıkardı, yeni yaşamının ilk anlarını ölümsüzleştirmek için vagona çıkan merdivenlerde bir selfie çekti, pulman koltuklardan biletinde numarası yazana oturdu. Gözlerini kapatıp trenin raylar üzerinde kayarken çıkaracağı sesi beklemeye başladı.

 

 

Oya ENGİN/11.12.2016, İstanbul

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter