Hazır Değilim…

Sosyal Butonlar

 

 

“Anne, yine başlama lütfen. Ne alıp veremediğin var şu kızla?”

Annesi ne zaman evine gelse ne yapar ne eder konuyu eltisiyle ilişkisine getirirdi. Gül desenli fincanın üzerinden bakan çakır gözlerinden taşan sitemkâr bir edayla aldı kahvesinden ilk yudumunu. Sonra yeniden başladı söze, kaldığı yerden.

“Temizlikle uğraşma, birini bul. Bak; hiç gördün mü Elmas’ın  elinde bir toz bezi?”

“Anne, sıkılıyorum bunları konuşmaktan ama…”

“Sen eskiden böyle değildin. Su gibiydin, su. Neden hala bir yardımcın yok? Tut bir tane yabancı uyruklu kadın. Ama sakın genç olmasın. Kocan var, kocan. Seni ben bu aileye verdiğimde bir evin bir kızıydın, bir yumurta kırmasını bile bilmezdin. Bakıyorum da şimdi mutfaktan çıkmıyorsun.”

“Sen mi verdin beni? Güldürme anne…  Tarık’la biz birbirimize aşık olduk. Sevdiğim adama yemek yapıyorsam, nesi tuhaf bunun?”

Kahvesini yarılayan annesi çantasından sigara tabakasını çıkardı. Pencereden yansıyan güneş ışıkları gümüş tabaka üzerindeki kabartmalı desenlerin arasında dolaştı.

“Anne, içeride sigara içme. Tarık akşam geldiğinde kokuyu alıyor.”

Annesi tabakanın içindeki incecik sigaralardan birini aldı, üzerinde ünlü bir otelin reklamı olan mor renkli kutudan çıkarttığı kibrit çöpüyle sigarasını yaktı, dumanı içine çekti ve alaycı bir şekilde başını geriye doğru atarak dumanı dışarı üfledi.

“Mahsus yapıyorsun değil mi? Ben mi sinir olmalıyım yoksa Tarık mı? Emin olabilirsin, o sinir olacak.”

Annesi umursamaz bir tavırla konuşmaya devam etti.

“Eltin her istediğini kocasına yaptırıyor. Sen niye bir şey istemiyorsun? O şirkette Tarık’ın da eşit hissesi var. Üstelik kocan, abisinden daha çok çalışıyor. Ama şirketin bütün nimetlerinden Elmas hanım faydalanıyor. Sana hala bir şoför tahsis edilmedi.”

“Ben araba kullanmayı seviyorum biliyorsun. Hem lâzım olunca Tarık birini yolluyor.”

Sehpanın üzerindeki boş fincanları tepsiye koyarken kristal kâsede duran çikolataları işaret ederek,

“Çikolata yemedin. Alsana,  İsviçre’den geldi.”

Çikolata kâsesine küçümser bir şekilde bakarak konuşmasına devam etti annesi.

“İstemem. Kilo aldım. Siz bu ara bir yere gitmeyi düşünmüyor musunuz? Kayak falan…”

“ Çok yorgunum anne. Bunları sonra konuşalım.”

“En iyi bildiğin şey beni susturmak zaten. Elmas konuşunca da böyle susturabiliyor musun?”

“Biz Elmas’la saçma sapan konuları konuşmayız ki.”

“Safsın sen.”

“Değilim. Bizi anlamsız olayların içine çekmeye çalışma. Ben eltimi seviyorum, o da beni.”

“Çünkü o çok akıllı.”

Sesinin tonunu ayarlamakta zorlanarak cevap verdi.

“Evet, mühendis olmasıyla bir alâkası olmasın sakın?”

“Senin de antropolog olduğunu hatırlatırım.”

Konuşmaları bir türlü istediği kıvama getiremeyen annesi saatine bakarak etrafa göz gezdirdi.

“Bak şu kuru çiçekleri masanın üzerine gelişi güzel atmışsın.”

“Ben onları oraya atmadım, koydum.”

Annesi abartılı bir neşeyle,

“Bu akşam dışarıda yiyelim mi?” diye sordu.

“Evde yemek varken ne gerek var. İlave bir pilav yapacaktım. Yapacaktım da…”

“Ben geldim yapamadın değil mi?”

“Aşk olsun anne, öyle demek istemedim.

“Taşınma işiniz ne oldu? Bu evden sıkılmadın mı daha?”

Derin bir nefes aldı. Annesinin estetik uzmanları tarafından dokunulmuş tepkisiz yüzünde boşu boşuna bir mimik aradı.

“Yok; taşınmayı düşünmüyoruz ama sana sevineceğin iki haber vereyim. Birincisi salonun eşyalarını değiştiriyoruz. Daha yumuşak ve yuvarlak formlu kanepeler alıyoruz.”

Annesi kollarını iki yana açarak,

“Oh çok şükür, nihayet doğru düzgün bir haber duyabildim. Ne renk alıyorsunuz?  Neden yuvarlak formlu? Keşke beraber seçseydik. Şöyle buz mavisi olsun. Bakınca içiniz ferahlasın. Şık şıkırdam olsun. E eee! İkinci haber ne? Yeniden işe mi başlıyorsun yoksa?” dedi heyecanla.

Gülümsedi, annesinin çakır gözlerinde ışıltılar bir yanıp bir sönüyordu.

“Anneanne oluyorsun.”

Çakır gözlerdeki ışıltılar söndü. Salona bir sessizlik geldi çöktü. Bir süre sonra güçlükle duyulabilen bir sesle kızının yüzüne bakarak,

“Anneanne olmak için ben daha hazır değilim.”

“Anneciğim, yeterince zamanın var. Hazırlanırsın.”

Bir süre sessizce bakıştılar.  Sonra yerinden kalkıp, bir anda onlarca yaş almış gibi duran,  gözlerine yaşlar hücum etmiş annesini teselli etmek için yanına oturdu, sarıldılar. Annesi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

 

Oya ENGİN/10.06.2017, İstanbul

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter