Hasta oldum…

Sosyal Butonlar

 

Hasta olduğum zaman kendimi çok tuhaf hissediyorum. Aslında bu çok normal bir şey. Olağan halimden daha farklı bir durumdayım çünkü. Beş gündür beni yatağa bağlayan  soğuk algınlığı neticesi dört duvar arasında yaşamak neymiş öğrendim. Yataktan fazla çıkmadan, dolanmadan, yemeden   içmeden… Genelde hayatının çoğu ev dışında geçen biri olarak bayağı sıkıntılı bir süreç. Devamlı yatmak istiyorum, zira kafam kalkmıyor. Kafa kalkmıyor ama çalışmaya devam ediyor. Kendimden vazgeçtim, geçmişle uğraşıyorum. Ölmüş yakınlarımın yatakta geçirdikleri süreler, neler hissettiklerini sorguluyorum. Kendi akrabalarım yetmedi çevremdekileri de düşünüyorum. Baktım yol çatallaşıyor, vazgeçiyorum, yattığım yerde hayâl kurmayı deniyorum.

Soğuk algınlığına yakalanınca hep serin rüzgârların doğduğu, çam ormanlarıyla kaplı dağlara bakan bir sanatoryumun geniş sessiz terasında bir şezlonga uzanmış şekilde dinlenmeyi arzu ederim. Diyeceksiniz “tüberküloz değilsin alt tarafı soğuk aldın.”  Sanatoryumlarda sadece tüberkülozlu hastalar değil bronşitli ve diğer akciğer hastaları da tedavi olabiliyor. Örneğin Koahlılar.

Şezlong, geniş terasın içerlek pencere kenarına dağlara bakar şekilde konulmuş. Ben de uzanmışım. Omuzlarımda kaşmir bir hırka. Giymemişim, sarınmışım. Dizlerimin biraz yukarısına kadar çektiğim kalın yün battaniyenin deseni gözlerimi alıyor. Enine kırmızı, boyuna yeşil çizgiler bir disiplin içinde yollarını bulmuşlar.  Oluşturdukları geniş kareler çocukluğumdaki seksek karelerini hatırlatıyor. Yerlere çizdiğimiz, içinden dışına atlamalarımızı, zıplamalarımızı…

Dağlar çam kokularını cömertce yolluyor.  Kokluyorum. Kuş sesleri eşlik ediyor şifaya. Çevremde dilini anlamadığım insanlar dolaşıyor. Hastalar, hastabakıcılar, doktorlar hep yabancı. Kendi ülkemin çok uzaklarındayım. Nasıl geldim buraya? Kim getirdi beni?  Hatırlamıyorum. Hayâl burada biraz karıştı. Plânlı kurmak lazımmış.

Kızıl, kıvırcık  saçlarının çevrelediği çilli yüzündeki sevecen bakışlarıyla hastabakıcım geliyor. Elinde bir fincan ile. Gülüşüyoruz. Fincanı uzatıyor. Sahlep sanıyorum. Hevesle elimi uzatıyorum.  Hayal içinde hayal kırıklığı… Adını bilmediğim bir sıvı. Büyük ihtimalle ilâç. Tavuk suyuna çorba var mıydı acaba?  Bol karabiberli, limonlu…

Fincanı bir dikişte bitiriyorum. Ne içtiğimi anlayamıyorum.  Yanı başımda duran kitabıma uzanıyorum. Dört gündür okuduğum sayfayı bitiremediğim; bir türlü bindiği tren perondan hareket edemeyince  göz yaşları yanaklarından süzülen ana karaktere takılıyor gözüm. Bir satır okuyorum, vazgeçiyorum. Gözlerimi kapatıp güzel şeyler hayâl etmeye koyuluyorum. Ne katmanlı hayâl oldu. Hayâl içinde hayâl.

Deniz kenarındayım. Uzun bir elbise giymişim. Hangisi olsun? On sene önce Kadıköy’de  Hint elbiseleri satan bir dükkân keşfetmiştim. Oradan aldığım ilk elbisem olsun. İnce askılı, siyah olan. Etekleri kopanaki dantellerle süslü. Çok giydim onu. Bayağı eskidi. Az sonra suyun içinde yürüyeceğim. Deniz suyu bozar zaten elbiseyi. Yeni kıyafetleri telef etmeyelim. Yok, huzurlu bir hayâl kuramıyorum. Detaylar, detaylar. Olmuyor ki, tadı çıkmıyor… İnsan hayâl kurarken de böyle şeyler düşünmeli mi?

Ayaklarımı suya sokuyorum. Bileklerime kadar.  Elbisemin de etekleri suya değiyor. Danteller ıslandı. Bu meretler de ıslanınca sertleşiyor. Yürümeye başlıyorum. Arada minik dalgalar yokluyor. Ben de dalgalarla oynuyorum. Güneş kızgın. Başımı elliyorum. Çok ısınmış. Eğilip bir avuç su alıyorum, saçlarımı ıslatıyorum. Damlalar buklelerimin arasından itişe kakışa yol bulup üzerime dökülüyorlar.  Tenime değen her bir damla beni ürpertiyor. Ay ben ne zaman iyileşeceğim? Şehrime ne zaman döneceğim?

Bu koku… Evet, evet bu tavuk suyuna çorba kokusu. En az dağlardan gelen çam kokusu kadar güzel. Biri bana çorba pişirmiş.

Çorbamı kaşıklıyorum. İyileşirim ben artık. Bol karabiberli, limonlu çorba arkasından da bir zencefilli ada çayı tamamdır…

 

Oya ENGİN, 15.05.2016, İstanbul

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter