Gezi Parkı…

Sosyal Butonlar

 

1982 yılı Nisan ayının 20 si.  Çalışmaya başladığım  ilk gün.  Ne güzel, çocukluk ve ilk gençlik zamanlarımın geçtiği bir ortamın tam içindeyim . Tatlı bir bahar esintisinin insanı sarıp sarmaladığı, denizden gelen hafif tuzlu su kokusu, ulu ağaçların güneşi eleyen  yapraklarının nazlı rüzgarla hışırdadığı, istersem ayakkabılarımı çıkarıp çimenlere yalınayak basabildiğim bir ortamdayım yine. Karşımda deniz manzarası, yanı başımda yoğun bir yeşillik. Tam da Boğaziçi’ndeki evimiz gibi. Heyecanlı olduğum  yeni yaşamının ilk gün endişelerini hafifletiyor. Şükrediyorum.

Avare gençliğimin ve özgür yaşamımım son, üretken birey oluşumun ilk gününde tanıştım onunla. Gezi Parkı. İlk  gün sevdalandım. Tutuldum. Taksim’de geçen 25 yıllık iş yaşamım boyunca hiç ayrılmadık. Her gün iki kere mutlaka buluşuyorduk. Sabah ve akşam işe gider ve dönerken içinden geçiyordum. Bahar ve yaz aylarında  daha da fazla. Zira öğlen tatillerimizin çoğu Gezi Parkı’nda geçerdi.

Taksim ve civarında yaşayanlar bilir. Gezi Parkı çok önemli bir yerdir. Doğası, konumu dışında yaşamımıza kattığı anlam çok büyüktür. Bahar ve yaz aylarında insanlar kentin karmaşasından gürültüsünden kaçıp nefes alabildikleri bir bahçedir Gezi Parkı. Elmadağ bölgesinde küçük bir köprüyle sizi Harbiye tarafındaki parklara bağlar ve bu büyük bahçe uzar gider. İçindeki meydanlarda çocuğunuz rahatça koşar, top oynar. Bir çok satıcı ekmek parasını kazanır. Mevsimine göre simit, mısır, kağıt helva, dondurma yersiniz. Balon alırsınız. Çeşitli şans oyunları sizi bekler. Yaşlı ve yanlızsanız bu parkta oturarak sosyalleşirsiniz.  Yaşlı, yanlız veya arkadaşsızsanız  ağaçlar altındaki banklarda oturusunuz; yanınıza gelenlerle sohbet ederken yanlızlıklarınıza ilaç olur Gezi Parkı.

İçinde iki tane çay bahçesi vardır. Bir tanesi; ulu ağaçların altında , ki benim tercih ettiğim ve müdavimi olduğum Üsküdar Beşiktaş kıyılarının kucaklaşmasını, Çamlıca tepesini, gelen geçen  deniz taşıtlarını, gökyüzünde süzülen uçakları panoramik bir şekilde izleyebildiğiniz,  bir diğeri ise Nikah Salonu tarafındaki çay bahçesi. Neyi izlemek istiyorsanız onu tercih edersiniz. Bir tanesinde eşsiz Boğaziçi bir diğerinde mutlu, güzel ,umutlu gelinler, damatlar, rengarenk çiçeklerle bezeli  gelin arabaları, şık davetliler…

Hava yağmurlu değilse, kar kıyamet yoksa, öğlen tatillerimizin adresi Gezi Parkıydı. Cep telefonlarının olmadığı zamanlar birbirimizi arayınca bulacağımız yer belliydi. Arkadaşlarla birbirimizden habersizce gidip kocaman gruplarla işe döndüğümüz çok olmuştur.

İnsanların buluşma, stres atma, nefes alma mekanıydı Gezi Parkı. Geçmiş zaman kalıbı kullanmak istemezdim ama sanırım Gezi Parkının da yakında  bu özellikleri anılarımızda yerini almak üzere.   Zaten park ilk darbeyi ünlü bir  fast food markasının hemen dibine  mağaza açmasıyla yemişti. Parkın mis gibi kokan havası bu mağazanın bacasından yayılan tarifi imkansız ağır bir koku yüzünden berbat olmuştu. Bu koku tüm Taksim’e yayılmış mekan şakır şakır para basarken güzelim parkımızın havası kirlenmişti. Yıllardır bu koku yüzünden o marka fast food  yiyemiyorum. Sonraları naylon çadırlar çıktı. Çay bahçeleri çadırlandı. Bizde havanın ayaz zamanları bile gider olduk. Kitabını, gazetesini alan gelir çay kahve eşliğinde vakit geçirirdiniz.

Bazı zamanlarda müzik festivalleri, sergilere ev sahipliği yapardı Gezi Parkı.  Eskiden yılın belli zamanları Kent Orkestrası iş çıkışı saatleri zamanı konserler verirdi. Koşarak giderdik. Parkın içine konan sandalyelerde yerimizi alır dünya ve ülkemiz müziklerinin seçkin örneklerini dinlerdik. Çağdaş olmanın ayrıcalığını tadardık.

Televizyon kanallarında dün Gezi Parkı için yapılan mücadeleleri izlerken   bir kanalda rahmetli Adile Naşit ve büyük usta Münir Özkul’un baş rollerini paylaştığı çok ünlü bir filmde  turşu meselesinden yıkılan yuvayı kurtarmak için çocuklarının yaptığı eylemin adresinin Gezi Parkı oluşu ne acı bir tesadüf.

Düşünüyorum da acaba böyle bir mekan daha da iyileştirilerek yeşil alan vasfından çıkarılmadan halkın ama  sadece halkın kullanımında kalamaz mı? Böyle bir mekanda da avm olmasa olmaz mı? Zira her yerde var artık. Bu avm ler insanları içine çekerek doğadan açık havadan faydalanmamızı engellemiyor mu? Çevre konusunda çok ünlü olan bir profesörle yaptığım  bir sohbet sırasında söylediği bir cümle beni çok etkilemişti. Bu avm lerde oksijen fazla olmadığından insanların beyinlerinde geçici olarak idrak ve muhakeme kaybı gelişiyor ve şuursuzca alış veriş yapmalarına neden oluyor demişti. Hakikaten bu merkezlerden çıkışta kendinizi aptal gibi ve çok yorgun  hissetmiyor muyuz? Her taştan , topraktan para kazanmak zorunda mıyız? Hem İstanbul cazibe merkezi olsun, ülkenin neredeyse üçte biri burada yaşasın ama nefes olacak yer kalmasın.

Yok olmasın. Böyle olmasın.

Gezi Parkımıza dokunulmasın.

 

Oya ENGİN / 01 Haziran 2013

 

 

Comments are closed.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter