Eylül Zamanı…

Sosyal Butonlar

 

Yine bir Eylül ayının yanı başındayız…

Sonbaharın ılık ve sarı yüzü..

Eylül deyince aklıma gelen bir kaç şeyi sıralayıverirsem.. Anneciğimin doğduğu ay..  Mehmet Rauf’un kaleme aldığı Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı. Türkan Şoray ve Cihan Ünal ikilisinin yaşadıkları aşkla ünlenen filmlerden birinin kadın kahramanı… Alpay’ın muhteşem yorumundan” Eylül’de gel” şarkısı… Gençliğimin, eğitim yaşamımın  en buhranlı zamanları.. 12 Eylül darbesi… Sarı yaz başlangıcı, turuncu akşam üstlerine eşlik eden apansız dökülüveren ılık yağmur damlaları.. Keloğlanın padişah kızına bile şifa olan mis kokulu tarhana yapımı… Vişne reçeli… İncir… Kınalı yapıncaklar, çilli çilli… Ihlara Vadisi….Alanya Kleopatra Plajı….

Sıcak bunaltıcı yaz günlerinin yavaş yavaş bizi terk edeceği zamanların müjdecisi..  Kahvaltı arkası demli keyif çayları eşliğinde sabah saatlerinin doyumsuz güzelliği.. Günün koşturmacasına hazırlık.. Dostlarla içilen köpüklü kahveye eşlik eden tatlı zararsız dedikodular… Renk renk yün çileleri… Gelmekte olan soğuk günlere hazırlık… Bereler, süveterler sevdiklerimize.. Çocuklular için  okul telaşı…

İlk gençlik yıllarımda uzun yaz günleri ardından gelen ılık Eylül günlerini çok sever ve özlemle beklerdim.. Yeşil sandalımızla boğazın sularına açılıp, gündüzden yakaladığımız yemlik diye tabir ettiğimiz izmarit balıklarını bir tahta parçası üzerinde güneşte kurutup, zokaya hazır hale getirip, gece lüfer avlamaya çıkmanın heyecanı anlatılamaz. Eylül’ün gelmesi yeterlidir…

Fonda Alpay söylüyor… Her Eylül zamanı mutlaka dinlerim.. Melodisi  bana çok hüzünlü geliyor…

İçim doldu hüzün
Yapraklar solarken
Adını anarken
Bekletme ne olur
Gelmek zamanı gel
Yok yok yok
Gitme gitme gel
Eylü’lde gel….

Şair sevdiğini çağırıyor..

Biz ise balıkları….Gel Eylül.. Gel Lüfer… Gel Palamut…

Boğaz kıyısındaki  her evden akşam üzeri saatleri nar gibi kızaran palamut kokuları…

Anneler mutfakta ocak başında baştan ayağa balık kokarak palamut halkalarını kızartırken çocuklar mahalle manavlarına koşturulur, kıvırcık, taze soğan, kırmızı turpları kucakladıkları gibi babalarına teslim eder bisikletlerine atlayarak ya da yaya olarak  arkadaşlarının arasına  oyunlarının başına dönerlerdi… Anne ve baba çoğunlukla birlikte balık sofrası hazırlarlar, çoklukla da sofraya birer kadeh  çocukluğumun aslan sütü  konurdu… Hayatın hafif balık kokan havasına mutluluk ve anason karışırdı.. Evin genç kızlarına ise yemek sonrası bulaşıkları toplamak ve ocağın üzerine konan alüminyum bulaşık tasında ısıtılan bol köpüklü suyla balık kokulu  olduğu için genellikle iki defa yıkanan bulaşıklar düşerdi..

Yine bir Eylül zamanındayız..

Ancak yaşam o kadar çok değişti ki… Mevsimler de değişti… Aile yapıları değişti… Nerde çocukluğumun Eylül’leri…

Bir zamanlar diye başlayan cümleler çoğaldıysa yaşlar da almış başını gidiyor demektir… İyi ki güzelliklerle dolu,  huzurlu zamanlarımız olmuş.. Ne Eylül’ler yaşamışız…

Şimdi de yaşadıklarımızla avunmaktayız…

 

Oya ENGİN / 22 Ağustos 2013

 

 

 

 

Comments are closed.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter