Çay Bahçesinde Düşünmeler…

Sosyal Butonlar

 

 

Bu sabah çok güzel bir hava var İstanbul’da. Güneş sıcacık parlıyor. Hafifçe esen ama üşütmeyen tatlı bir rüzgârın eşlik ettiği… Paşabahçe’de kılpayı kaçırdığım otobüsün ardından baka dururken aklıma sahildeki çay bahçesine gitmek geldi. Severim ben çay bahçelerini. Ama yalnız gitmeyi seviyorum. Neden bilmiyorum. Yanlızlık  bazen tedavi edici olabiliyor. Canım sıkkın biraz. Yeni bir hastane süreci beni bekliyor gibi. Derler ya hasta mısın, hasta mı bakıyorsun?  Hasta bakmak da insanı yoruyor. O hasta, bu hasta, komşu hasta, arkadaş hasta… İşte bir cenaze. Çay bahçesine giden yol caminin hemen yanından geçiyor. Of..Zaten sıkkınım. Başımı öne eğiyorum. Cenaze yakınlarıyla göz göze gelmeden, parmaklarımın ucuna basar gibi sessizce aralarından süzülüyorum. Ağlayanlar gözüme çarpıyor. Keşke gelmeseydim. Neşem iyice kaçtı.  Kalabalıktan sıyrılınca uzaklara bakıyorum. İskele önümde. Birden geri dönüyorum. Karşıdaki pastaneye koşar adımlarla girip çabucak bir portakallı kurabiye alıyorum. Kurabiye yemek bana her zaman iyi gelir.

Hızlı adımlarla çay bahçesine ulaşıyorum. Fazla kalabalık yok. Mekan sahibi için kötü ama benim için iyi bir şey. Boş olan en ön masalardan birine oturuyorum. Kurabiye paketimi masanın üzerine bırakıyorum.  Kulplu fincanda açık bir çay söylüyorum. Parmak uçlarım sıcağa dayanıksız. O yüzden bu kulplu fincanlar benim için ideal.

Güneş altında oturmak bana enerji vermeye başladı bile. Üzerimdeki moralsizliği, halsizliği, isteksizliği yok eder mi acaba? Etrafı dinliyorum. Martılar birbirleriyle mi konuşuyorlar yoksa denizdeki balıkları mı çağırıyorlar, bir sürü çığlık. Bitişikteki parkta çocuklar oynuyorlar. Sahilde bir balıkçı reisi, ince sakallarını sıvazlayarak teknesinin bir türlü çalışmayan motoruna düşünceli gözlerle bakıyor. Çayım geldi. Kızıla çalan  dumanı tüten bir keyif. Bardağın içinden karşıya doğru bakıyorum. Oyun parkında oynayan çocuklar fincanın içine bir giriyor, bir çıkıyorlar. Bir çay fincanı dolusu çocuk.  Kurabiye paketimi açıyorum. Kocaman, kabarık bir kurabiye. Hepsini yemem mümkün değil. En kabarık yerinden bir parça koparıyorum. Elime toz şekerler yapışıyor. Önce kurabiye sonra bir yudum çay.  Ağzıma, burnuma mis gibi bir portakal kokusu gelip yerleşiyor. Hiç gitmese. Hep portakal koklasam.  Tam o anda yanımdan sokak simitçisi geçiyor. Tablasına kat kat simitleri dizmiş. Bana bakıyor. Kurabiyemi görüyor, gülümsüyor. Çay bahçesindeki müşterilerden bazıları ve sakallı balıkçı reisi simit alıyor. Sokakta satılan simitleri yiyemiyorum artık. Kapalı mekanlarda üretilip, oralarda satılan simitleri alıyorum.

İşte en sevdiğim an. Yanıma yaklaşan kara bir sokak köpeği. Hemen koltuk altıma başını yanaştıran köpeciğe kurabiyemden minik bir parça uzatıyorum. Uzun uzun kokluyor. Ama yemiyor. Kara gözleriyle bana bakıyor. “Boşver yemeği sen ben sev,” der gibi. Burnundan başlayarak yavaş yavaş okşuyorum. Oturuyor, iyice yaklaşıyor. Artık neredeyse burun burunayız.  Bir hayvanın gözlerine bakmak muhteşem bir şey.  Bu bir aslan veya yılan olsa ne hissederdim bilmiyorum ama bu köpekle bakışmak bana çok iyi geliyor.  Sevilmekten sıkıldı galiba. Aniden kalkıp yanımdan gidiyor. Yan masada oturan yaşlı gözlüklü gazete okuyan amcayla göz göze geliyorum. Bana gülümsüyor. Ben de ona. Çay bitti. Başımı yukarı kaldırıyorum. Bembeyaz bir uçak gidiyor. Kim bilir nereye?  Şimdi şu uçakta olmak istedim. Hayır hayır. Binmek değil. Yerden zıplayıp kanatlarının birine tutunup öyle rüzgârda saçlarım dalgalanarak gitmek istiyorum. Nereye gittiğimi bilmeden. Saatlerce uçmak. Bilmediğim yerlere gitmek. Ellerimin gücü tükenince yere düşmek, düştüğüm yerden kalkıp devam etmek. Yeni başlangıçlar, yeni bir hayat. Bazen böyle şeyler istiyorum. Ama insanın tanıdıklarından, alışkanlıklarından uzaklaşması zor sanki. Bildiğimiz şeylerden ayrılmamak belki bizler için çok daha hayırlıdır. Ama yaşamadan da bilinmez ki. Gidenler, geri dönenler. Kim mutlu, kim mutsuz?  Maceracı ruhum beni dürtüyor. Sanırım toparlanmaya başladım. Yoksa böyle plansız işler aklıma gelmez. Balıkçı reisinin yanına bir arkadaşı geliyor. Motor bir türlü çalışmıyor. Sakallı balıkçı üzgün.  Çay demleyecek galiba. Nereden çıkardığını göremediğim çay bardaklarını yıkıyor. Simit de almıştı. Diğeri bir sigara yakıyor. Telefon açıp birini çağırıyorlar. Motorun arızası sanırım büyük. Teknenin adına gözüm takılıyor. Turgut Reis. Kediler oturmuş kamarasının  üzerine. Onlar da benim gibi güneşin nimetlerimden yararlanıyorlar.

Karşı kıyılara gözüm takılıyor. Minik minik binalar görünüyor. Üst üste. Aslında oralarda yemyeşil çayırlar olmalıydı. Sevdalıların isimlerini kazıdıkları ağaçlar. Senede bir gün buluşmalar.  Siyah beyaz filmlerde öyle olmuyor muydu? Yoksa onlar başka İstanbul’da mıydı? Evet evet başka İstanbul’da. Bizim katlettiğimiz, koruyamadığımız, yavaş yavaş yok olmasına izin verdiğimiz güzelim İstanbul’da. Aaa orada bir Erguvan filizi bana el mi sallıyor? Ben de ona sallıyorum. Söz veriyorum. Seni büyüteceğim…

Aklıma bir arkadaşımla dün yaptığım telefon görüşmesi geliyor. Gülümsüyorum. Hayata dair farklı bir bakış açısı geliştirmiş. Artık olaylara erkek gözüyle bakıp, erkek gibi düşünecekmiş. Şimdiye kadar kadınsı düşünceler, kaygılar onu hiçbir yere taşımamış. Hep dibe çekmiş. Her şeyi bir erkek gözüyle erkek duygusallığıyla yaşarsa daha az üzüleceğini söylüyor. İlginç bir teori. Merak ediyorum. Başarabilirse hepimizin işine yarayabilir. Bir çay daha mı içmeli?

Balıkçıların yanına yaşlı biri geldi. Elinde kocaman taşımakta zorlandığı bir çanta. Sakallı balıkçı ile öpüştüler. Çay içtiler. Motor az sonra çalıştı. İkinci çayım da bitti. Eve gitmeliyim artık. Bir kör adam ve yanındaki yaşlı  kadın benden para istedi. Verdim.

Cami boşalmış, kalabalık dağılmıştı. Hayat normal seyrinde devam ediyordu.  Otobüs durağında uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım. Hastaymış. Doktorları ona artık sadece kendin için yaşamalısın demiş. İki dakikada bana güzel bir hayat dersi verdi.

Otobüs geldi. Şanslıyım. Boş bir yer bulabildim. Artık kimse kimseye yer vermiyor. Yok ettiğimiz eski İstanbul’da verirlerdi. Oturunca  camdan karşı kıyıdaki erguvan filizine baktım. Hala bana el sallıyordu.

 

Oya ENGİN/10 Ağustos 2015, Paşabahçe

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter