Büyülü Aşk

Sosyal Butonlar

 

 

Onu ilk kez  evine nüfus sayımı yapmaya gittiğimde görmüştüm. Sayım yapacağım  ikinci sokak ,  cumbalı İstanbul evlerinden oluşmuş buram buram eski kokan, zemindeki paket taşları yer yer yıpranmış ,güneşin de yansımasıyla parlayan  daracık bir  çıkmaz sokaktı.

Sokağın başındaki ilk evde karşılaştım Saniye Teyze ile… Yoldan biraz daha içerlek kalan bahçe kapısını iterek içeri girdim. Fazla büyük olmayan bir bahçeydi. Orta yerde eski ahşap bir masa, her biri başka model dört iskemle,  çeşitli boylarda  plastik kaplar gelişi güzel sıralanmıştı. Bazılarına  mevsim çiçekleri ekilmişti. Yarı sararmış yarı kurumuş bitkiler son demlerini yaşadıklarını bildiklerinden inatla yaşama tutunmuşlar, büyüyemeyeceklerini bilmelerine rağmen filizler vermişlerdi. Gülümsedim. Yaşama sevinci bu olsa gerek..

Yaklaşmakta olan kış mevsimi için hazırlandığı belli  odun  yığınının arasından geçerek evin kapısına geldim. Kapının hemen önünde  paspasın üzerinde bir anne kedi palazlanmış yavruları  ile birlikte Ekim ayının ılık tatlı güneşine kendilerini bırakmışlar uyukluyorlardı.

 

Zile bakındım. Hemen hemen bütün kız çocuklarının küçükken oynadıkları evcilik oyununun meşhur  ”şıngır mıngır lop ben geldim , aç kapıyı hoş geldim” tekerlemesinin baş kahramanı  çıngıraklı zil  tam karşımda,  cilası yer yer dökülmüş ahşap kapının üzerinde duruyordu.

Zili görünce içimde onlarca kuş kanat çırpmaya,  çevremde  yüzlerce kelebekler uçmaya, bir yerlerden gelen  tarçınlı ıhlamur kokuları genzimden içeri  sızmaya başladı…  İstem dışı gözlerimi kapadım…Derin bir nefes aldım ve çocukluğumun o çok tatlı anılarına çok mutlu zamanlarıma doğru  bir yolculuğa bırakıverdim kendimi.

” Hu komşu” diye seslenerek başlayan o sıcacık evcilik oyunları… Annelerimiz  kış günlerinde sobalı evlerin büyük odalarında tarçınlı ıhlamurlarını içerek  kendi aralarında sohbet ederken bizler de onların yanı başlarında  annelerimizi taklit ederek evcilik oynar  büyüdüğümüz zaman yaşayacağımız hayatın adeta provasını yapardık.. Güya birbirimizin evlerine  misafirliğe gider,  olmayan kapıyı çalar ve o eski İstanbul evlerinin çoğunda bulunan çıngıraklı tabir edilen elle çevrilerek çalınan zillerden birini  döndürerek çalar gibi yapar;

”Hu komşu…şıngır mıngır lop, ben geldim aç kapıyı hoş geldim” der ve beklerdik.  Karşılıklı oturmamıza rağmen, birbirimizin gözünün içine baka baka belli bir sürenin geçmesini sessizce bekler ;  sonra evin sahibi olan arkadaş  bir kaç kere  ”çıngır mıngır lop” diyerek hayali kapının kilitlerini  sırayla açar ve yapmacık bir sevinçle ”aaaa kardeş hoş geldin” diyerek evin baş köşesine buyur edilirdik.

İşte çocukluğumun evcilik oyunlarının  kahramanlarından çıngıraklı zil yine karşımda ancak bu sefer gerçekti.  ”Huu komşu ben geldim,” diye seslenmek isteyerek hınzır  bir tebessümle zili iki kere çevirdim”

İçeriden duyulan ayak sesleriyle evraklarımı tekrar düzelterek beklemeye başladım. Kapıyı çok zarif tavırlı,  simsiyah  küt saçlı,  uzun boylu bir kadın açtı. O yılların modası kemik rengi bir angora bluz ve altında yine   piedepull desenli  kumaştan yapılmış dar kısa bir etek ve siyah parlak boncuklarla bezenmiş terlikleri ile karşımda sayım memurunu  değil de  misafir beklermiş gibi  bir kadın duruyordu. Birden kendimi iyi hissettim…

İlk karşılaşmamız böyle olmuştu Saniye Teyze ile…

Hafif aralanmış kapıdan içeri yavaşça süzüldüm. Bana eliyle sus işareti yaptığı için hiç gürültü çıkarmadan gösterdiği  kapıdan girdim ve kendimi ufak sade döşenmiş bir misafir odasında  buldum. Her yer tertemizdi. Ahşap evin tabanlarındaki geniş tahtalar annemin hep dediği gibi  kehribar rengindeydi.  Eve sinmiş beyaz sabun kokusu insanı sarıp sarmalıyordu. Bu kokuyu çok severdim… Bir de yeni demlenmiş çay kokusu geliyordu içerilerden bir yerden. Bu kokuyu da severdim… O gün bu kadını da sevdim…

Sabahın ilerlemiş saati olmasına rağmen kütüphaneli divanda  el işi olduğu belli beyaz  örtü üzerine hazırlanmış özenli bir kahvaltı tepsisi duruyordu. Henüz el sürülmemiş  tepsi çok albeniliydi.. Minik pembe gül desenli porselen kaseden zümrüt gibi bana bakan incir reçelinden gözlerimi alamadım… İki kesme çay bardağı, içlerinde gümüş tuğralı çay kaşıkları ile beraber  sabırsızlıkla sahiplerini bekliyor gibiydiler…

Kahvaltı tepsisinin ince bir zevkle hazırlandığı her haliyle belliydi. Saniye Teyze  beni de  sofraya davet etti. Ancak girdiğimiz evlerde herhangi bir şey yemek ve içmek kesinlikle yasaktı. Bu sebeple daveti kibarca geri çevirdim.  Ama o gün aklımın kaldığı yeşil incir reçelinden daha sonraki yıllarda Saniye Teyze’nin elinden defalarca yemek nasip oldu..

Bilinen nezaket sözcükleri peşinden  cam kenarında duran berjer koltuğa oturup yanı başımdaki   hayli eski ama çok şık bir sehpa üzerine kayıt defterimi açtım ve nüfus cüzdanını  istedim. Çantasından iki nüfus cüzdanı getirdi. Biri kendisine  diğeri de bir erkeğe aitti.

” İki kişi misiniz, başka kimse yok mu?”

”Hayır kızım, ben ve eşim. Başka kimse yok.”

Sesi yavaş fısıltı halinde çıkıyordu. Gürültü yapmamak için çaba sarf ediyor gibiydi.

” Eşiniz nerede? Onu da görmem lazım.”

”Uyanmak üzeredir. Birazdan yanımıza gelir” dedi.

Nüfus cüzdanlarına baktığımda eşinin resmini görünce çok şaşırdım. Babamın  arkadaşlarından biriydi.  Servet Amca ile hemen hemen her sabah aynı vapurda yolculuk ederdik. Akşam saatlerinde de gördüğüm olurdu. Babamdan da lafını işitirdim.

”Eşinizi tanıyorum ben ,  babamın arkadaşı” dedim…

Belli belirsiz gülümsedi..

Önce onun kaydını yaptım. Elli yaş civarında göstermesine rağmen nüfusunda atmış yaşında olduğu görülüyordu. Ne kadar genç duruyor diye düşündüm.. Evraklarımdan gözlerimi belli belirsiz kaldırarak ona baktım… Çıkık elmacık kemikleri, kahküllü  omuz hizasındaki küt saçları, muntazam bedeni,  zarif elleriyle yaşadığı ortamda iğreti duran bir mücevher gibiydi.

Sonra Servet Amcanın kaydını yapmaya başladım. Yaş kısmına gelince Servet Amcanın yaşının 40 olduğunu görünce  farkında olmadan bir an duraladım. Saniye Hanım  eşinden  tam yirmi yaş büyüktü.

Ben hiç aralarında bu kadar yaş farkı olan bir çiftle daha önce karşılaşmamıştım.

Saniye Hanım,  duraksamamın sebebini  anlamış olduğundan yüzüme o tatlı tebessümüyle bakarak,

”Bizim biraz yaş farkımız var aramızda kızım”  dedi.

Çok utanmıştım…

”Hiç yaşınızı göstermiyorsunuz ama”  demeye çalışarak ağzımda lafı geveledim.

***

Yıllar sonra Saniye Teyze’nin ölüm haberini aldığım zaman ilk aklımdan geçen düşünce şu oldu..

Büyülü Aşk’ın kahramanı öldü..

Servet Amca’da çok sevdiği  eşinin ardından fazla yaşamadı ve o da  bir yıl kadar sonra rahmetli oldu… Hayat ne garip tesadüflerle dolu. Gençlik yıllarımın başlarında resmi bir görev sebebiyle tanıştığım bir insan yıllar içinde ailemizin çok yakın bir dostu olacak ve yaşamının seyrini değiştiren evliliğinin ilginç  öyküsünü benimle paylaşacaktı…

İlk tanışmanın ardından bir süre sonra Servet Amca ile beraber bize akşam oturmasına geldiler. Bu ziyaret uzun sayılabilecek bir dostluğun da başlangıcı oldu. Saniye Teyze her haliyle bambaşka bir kadındı. Konuşması, konulara hakimiyeti, bilgi ve görgü bakımından Servet Amca ile  aralarında bariz bir uyumsuzluk göze çarpıyordu. Nasıl evlendiklerine çok şaşırıyordum.  Aslında Servet Amca’da çok iyi  bir insandı. Sevecen,  dürüst, ağırbaşlı  ancak giyimi, davranışları, düşünce yapısı, vurdum duymaz  tavırları,  Saniye Teyze ile  çok zıttı.  Dışarıdan bakıldığında da göze batan  bu dengesizliğe  rağmen iyi anlaşıyor gibiydiler… Servet Amca’yı hep sigara içerken görürdüm. Bazen sokaklarda,  kaldırım kenarlarında oturur, kendi kendine konuşur,  bazen de o kadar dalgın  olurdu ki yanından geçenleri bile fark etmezdi. Bu tavırları bende onun hep  duygusal bir dengesizlik yaşadığı hissini uyandırırdı.

Tanışmamızın üzerinden yaklaşık bir yıl kadar geçmişti. Saniye Teyze karlı bir günde içeriye odun taşırken bahçede kayıp düşmüş , sağ  ayağını iki yerinden  kırmıştı.  Evli kızından başka kimsesi olmadığından komşularla  beraber kendisiyle ilgileniyorduk.  Ben de  iki günde bir akşam saatlerinde  işten döndükten sonra annemin  yaptığı paça çorbasını ona  götürüyor  hem ertesi gün için ev işlerine yardım ediyor hem de  Saniye Teyze’ye yarenlik ediyordum.

Yine böyle bir çorba servisi sonrası söz dönüp dolaşıp Servet Amca ile nasıl evlendiklerine gelmişti… Kendinden 20 yaş küçük,  üstelik aile yapısına, görgü ve bilgisine tamamen zıt bu erkekle nasıl evlendiğini bana  anlatıvermişti.. Bir masal dinler gibiydim.. Hatta bir film senaryosu gibiydi. Zorunlulukların bir kadını bir yaşamdan bir başka yaşama nasıl sürüklediğini,  nefretin zamanla nasıl derin bir aşka dönüştüğünün hikayesiydi…

 

***

”Anne ben babamı artık hiç göremeyecek miyim?

Saniye  kızının elini daha bir sıkıca kavradı, dünden beri ağlamaktan neredeyse kapanmak üzere olan yaşlı gözleriyle Ferda’sının yüzüne bakarak;

”Evet kızım, bu hayatta sen ve ben artık yalnız kaldık. Baban yine bizimle beraber olacak ancak biz artık onu göremeyeceğiz. Ama o bizi hep görecek,  gittiği uzak alemlerden seni, beni hep izleyecek. Ne zaman sıkılsak ne zaman üzülsek bize yardım edecek. Ama bunları hep bize görünmeden yapacak.”

 

Ferda altı yaş aklının erdiğince hem çevresindeki hüzünlü kalabalığı izliyor, hem annesinin iki gündür dinmek bilmeyen gözyaşlarına eşlik eden bu açıklamaları anlamaya çalışıyor hem de babasını nasıl olup ta bir daha hiç göremeyeceğini,  neden  kendilerini bırakıp  gidip de hiç eve geri gelmeyeceğini çözemiyordu. Dün geceden beri evlerine gelen komşular kendi aralarında yavaşça konuşuyorlar,  kadınlar onun saçlarını okşuyor,  yanaklarını öpüyordu.  Demek babacığını artık hiç göremeyecekti.  Bütün bunların  sebebinin ölüm olduğunu tahmin ediyordu. Herkes ölümden bahsediyordu.  Demek ölmek artık hiç görünmemek demekti. Çok yaramazlık yaptığı zamanlarda babası ona çok kızıyordu, hep başım ağrıyor , sus diyordu.. Acaba bu yüzden mi aniden giderek kendilerini yanlız ve annesini de bu kadar üzgün bırakmıştı? Bu yüzden mi ölmüştü babası?  Ah ne çok pişmandı Ferda! Bundan sonra artık hiç yaramazlık yapmayacaktı. Çünkü annesinin de başının ağrıyıp aniden kendini  bırakıp gitmesini istemiyordu.

Saniye kocasının ölümünün üzerinden geçen üç ay içinde yavaş yavaş sersemletici o acıyla  baş etmeyi öğrenmiş,  eşin dostun ve  komşuların el etek çekmesiyle kızıyla beraber yanlız kaldıkları yaşamlarına alışmaya başlamıştı. Ancak her sabah uyandığında eşinin boş ve hiç bozulmamış yastığına bakıp uzun uzun ağlaması henüz bitmemişti. Birde hiç hesapta olmayan başka sorunlar çıkmıştı. Eşinin sağlığında haberdar olmadığı bir çok borçlu kapıya dayanmış, inanılmaz  miktarlarda paralardan bahsederek alacaklarını istemeye başlamışlardı. Hatta tehdit edenler bile olmuştu… Eşinin ölmeden bir kaç yıl öncesinden bazı ekonomik sıkıntılar içinde olduğunu bilmesine rağmen boyutlarının bu kadar büyük olduğunu tahmin etmemişti. Rahmetli eşi iş konularını evde konuşmaktan pek hoşlanmaz, uygun bir zaman kollayıp ta  bu konuyu açınca,

”Saniye.. Sen bu işleri boş ver de yap bir deve batmaz köpüklü kahvenden karşılıklı içiverelim” diyerek lafı geçiştirirdi.  Kadir Bey büyük bir borç batağı içindeymiş. Bu sıkıntılar,  çözemediği sorunlar,  ters giden işler  onun genç yaşta üzüntüden hastalanıp ölümüne giden süreci hızlandırmış…

Kadir Bey bir zamanlar  variyeti  olan, karısının bir elini yağda bir elini balda yaşatan, hastalara,  fakire fukaraya el uzatmış,  çevresinde saygı duyulan sevilen bir insanmış. Ailesinin memleketteki iş yerinin bir kısım işlerini  yüksek tahsilini tamamladığı İstanbul’a taşımış, ilave kurduğu şirket ve  babasından kalan bir kaç köşkle beraber  memleketteki hatırı sayılır araziler sayesinde rahat bir hayatları olmuş.  Evlilikleri boyunca  Saniye’yi çok sevmiş ve mutlu etmiş. Yıllarca bir evlat sahibi olamamışlar, ancak uzun yıllar gördükleri tedavi neticesi kızları Ferda’yı on yıl  sonra kucaklarına almak nasip olmuş. Kadir Bey kızının üzerine titrer bir dediğini iki etmez, güzel annesinin güzel kızı diyerek evladını severmiş. Çengelköy sırtlarında,   ailesinin yazlık olarak kullandığı  üç katlı bahçe içindeki köşkte ferah bir yaşam sürerken aniden hastalanması ve ardından gelen zamansız ölümü ile  biricik eşi Saniye Teyzeyi 35 yaşında, tek evladı Ferda’yı ise altı yaşında yanlız bırakarak bu dünyadan göçüp gitmiş.

***

Saniye Teyze , eşiyle  lise son sınıfta okurken Büyükada ‘ya yaptıkları bir okul gezisi sırasında bindikleri vapurda  tanışmış ve ilk görüşte birbirlerine aşık olmuşlar. Kadir Bey boylu boslu , ahlaklı,  taşralı ,varlıklı bir ailenin tek oğlu imiş. Saniye Teyze’yi ilk görüşte çok beğenmiş , ciddi niyetle bir kaç hafta sonu görüşmesinden sonra  hemen evlenmek istemiş ve memleketten ailesini getirerek resmen kız tarafı ziyaret edilmiş.

Saniye Teyze’nin babası,eski bir uzak yol kaptanı Şinasi Bey’in  ilk erkek evladıymış. Yıllarca dünyanın dört bir yanını gezen dedesi Saniye Teyze’nin babasını  çok beğendiği frenk adetlerine göre yetiştirmiş, son derece disiplinli, kuralcı oldukça da huysuz biriymiş. Dedesinin tıpa tıp huylarına sahip babası da kızının tahsiliyle, giyimiyle yaşam biçimiyle farklı bir genç kadın olarak hayata hazırlanması dileğindeymiş. Geleneksel yaşam biçimine sahip bu aile ile bağdaşamayacağını, kızı için hayal ettiği hayata bu ailenin kuralları içinde sahip olamayacağını anladığından  Saniye’nin yaşının küçüklüğünü ayrıca tahsil hayatının devam ettiği bahanesiyle  bu işe karşı çıkmış ve gençlerin evlenmelerine rıza göstermemiş.  Ancak Kadir Bey bu aşktan vazgeçmeye pek niyetli değilmiş.. Bu evliliğin mutlaka gerçekleşeceği inancıyla Saniye Teyze’yi ikna etmeyi  başarmış ve liseden mezun olmasını beklemiş. Ailelerin tekrar bir araya gelip evlenme isteğinin yenilenmesi, yine reddedilince  mezuniyet sonrası  ilk hafta gönül rızasıyla Saniye Teyze’yi memlekete kaçırmış ve bir kaç ay içinde yaşının dolmasının hemen ardından resmi nikah ile evlenmişler. Nikahtan bir hafta sonrada tüm hazırlıklar tamamlanmış ve düğün kurulmuş.  Kadir Bey’in ailesi bu düğüne çok önem vermişler, 3 gün 3 gece eğlenceler yapılmış, dualar okutulmuş, fakir fukara giydirilmiş, kasabada kurbanlar kesilmiş, meydanda kazanlar kurulmuş ve dillere destan bir düğün ile Saniye ve Kadir evlenmiş. Düğüne kız tarafı ısrarla davet edilmiş, İstanbul’a memleket işi bezlerden yapılmış el nakışlı  sandık eşyaları , al kurdelelerle süslü kurbanlar, kendi bağlarının ürünlerinden  kasa kasa meyveler gönderilmiş.. Ancak kız tarafı davete değil icabet etmek, cevap bile vermemiş.

Saniye Teyze’nin babası, kızının kendisine  ihanet ettiğini düşünmüş ve bu evliliği asla kabul etmemiş. Ölene kadar kızıyla görüşmemiş. Ailesine de kesin talimat vermiş. Annesi ve kardeşi de babalarının sözünden çıkamamışlar..  Saniye ve Kadir mutlu evlilik yaşamlarına geride kırık, hasret ateşiyle yanan kalpler bırakarak başlamış.. Yıllarca babasının manevi baskısı hep aralarında olmuş. Saniye Teyze ne kadar mutlu olsa da gönlünün derinlerinde yanan ateşi bir türlü söndürememiş.  Düğünün hemen ertesi  İstanbul’a dönüp yazlık köşke yerleşmişler.

Kadir Bey babasının da yardımıyla iş yaşamında başarılı olmuş, mutlu, düzenli yaşantısı ona güç vermiş, genç yaşına rağmen kısa sürede hatırı sayılır bir gelir sağlayarak karısı ve kendine huzurlu ferah bir yaşam kurmayı başarmış. Ancak mutluluklarını gölgeleyen iki şey varmış. Biri karısının ailesine olan özlemi diğeri de   bir türlü kısmet olmayan bir evlat.  Saniye teyze nice zahmetli tedaviler neticesi on yıl sonra kızları Ferda’ ya hamile kalabilmiş hatta bu müjdeli haberi ailesiyle paylaşmak için gittiği baba evinin kapısından yine geri çevrilmiş. Babası 3 tane torunu olduğunu, diğer kızının kendi istediği gibi evlilik yaparak kendisini çok mutlu ettiğini,  Saniye’yi de çocuğunu da görmek istemediğini söyleyince  üzüntüden hasta olup günlerce yataklardan çıkamamış.. Kızının doğumu bile babasının nefret dolu kalbini yumuşatamamış. Ailesiyle barışabilmenin tek yolu olan torun sevgisi de işe yaramayınca  Saniye Teyze bu hayatta evladı ve kocasından başka kimsesi olmadığını zor da olsa kabullenmiş ve bir daha hiç baba evine gitmemiş, haber yollamamış, adlarını bile anmamış. Bir ailesi, kardeşi olduğunu unutmuş.

***

Saniye Teyze  mantar gibi biten alacaklılardan  çok bunalmış,  kimisinin elinde senetleri kimisi senetsiz kim doğru söylüyor kim yalan her şey birbirine karışmış bir vaziyette kime inanacağını şaşırmış, kala kalmış. Kocasının ağzından hiç duymadığı işler, uzak şehirlere nasıl gönderildiği belli olmayan mallar, bir sürü karanlık görünüşlü adamlar sırayla köşkün kapısına dayanmış leş bulmuş akbaba gibi tepesine çökmüşlerdi. Bakmış ardı arkası gelmeyen borçlularla baş edemiyor kayınpederinden, uzak akrabalar ve dostlardan yardım istemiş. Kuzeninin okul arkadaşı olan zamanın önemli avukatlarından biri sayesinde eşinin babasına ait  bazı arazi ve  bir kaç evi satarak,  dükkanları devrederek borçlarının büyük kısmını ödemiş ve ancak oturdukları üç katlı köşkü kurtarabilmiş. Kısa bir süreliğine alacaklıların sesi kesilmiş. Köşkü kurtarmış kurtarmasına ama dört duvar onun yaşamasına yetmiyormuş.

 

Kayınpederi  de oğlunun ölümünün ardından yıkılmış,  ağır bir kalp krizi geçirip çalışamaz duruma gelmiş. Bütün işleri oğlu idare ettiğinden  her şey sahipsiz kalmış.. İş yeri  beceriksiz damatların, çıkarcı elemanların eline geçmiş.. Hızla  koca şirket erimiş .. Ancak elde avuçta kalan gayrimenkuller sayesinde yaşamlarını devam ettirebiliyorlarmış. Memleketten her ay  biraz para gelmesine rağmen kızının, kendisinin ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve kalan borçları ödeyebilmek için hayatında ilk defa  işe girmeye karar vermiş. Bilgili, tahsilli bir kadın olduğundan hemen iş bulabilmiş.  Borçlularla ilgili davalarına bakan avukat kendisine iş teklifinde bulununca  onun  yanında katibeliğe başlamış. Ancak bir katibe maaşı hem üç katlı köşkün bakımına, kışın ısıtılmasına, genel giderlere ve en önemlisi o işteyken kızına bakacak dadının maaşına yetmiyormuş. Yakın arkadaşlarından biri o dönemlerde pek moda olan büyük köşklerin oda oda kiraya verilmesini önerince buna önceleri hiç sıcak bakmamış.  Yabancı ailelerle aynı çatı altında yaşamak fikri onun için kabus gibiymiş. Evinin  her köşesine hatırası sinmiş rahmetli eşine ihanet ediyormuş gibi hissetmiş. Onunla cumbalı odada berjer koltuklarda karşılıklı  oturarak kah edebiyat,  kah tarih bazen  de memleket meseleleri konuşarak içtikleri  köpüklü kahvelerden, kışın kar yağarken bahçeye bakan odada soba başında kestane pişirerek eğleştikleri gecelerden,  orta kattaki denize bakan odada Cumartesi akşamları elleriyle hazırladığı çilingir sofrası başında Müzeyyen Senar’ı dinledikleri radyodan utanır olmuş. Bir süre direnmiş ancak eline geçen para ile giderleri arasındaki fark büyümeye başlayınca başka çaresi kalmamış. İstememesine rağmen mecburiyetten komşularının, kuzenlerinin ve avukatının da yardımıyla evini oda oda kiraya vermeye karar vermiş.

Önce Kapalıçarşı da bir tanıdık kuyumcuya giderek elinde kalan kara gün dostu üç beş altını satarak işe başlamış. Sonra evin içinde gerekli düzenlemeleri yaptırmış, en üst katı  kiracılardan bağımsız yaşayabileceği bir şekilde düzenletmiş. Yukarı kata bahçeden sadece kendilerinin kullanabileceği bir merdiven inşaa ettirmiş. Odalardan birini mutfak olacak şekilde değiştirmiş. Yatak odası olacak yere  ufak bir gusulhane yaptırmış. Elinde kalmış değerli bir kaç mobilya ve tabloları yukarı kata taşıtarak aşağı odaların bazılarını boş bazılarını eşyalı kiraya verebilecek şekilde düzenledikten sonra köşkün altı odasını kiraya vermiş.

Önceleri evin içindeki hareketlilikten çok rahatsız olmuş. Günlerce düzenli uyku uyuyamamış. Uykusuzluk ve huzursuzluktan oldukça kilo kaybetmiş.  Olur olmaz saatlerde eve giren çıkan insanlar,  gece yarıları yukarı katlara kadar gelen tencere tava sesleri,  bazı ailelerin karı koca kavgaları,  yerli yersiz çocuk ağlamaları onu çok bunaltmış. Kızı da bu duruma önceleri  alışmakta çok zorlanmış . Üç katı kullanmaya alışan Ferda tek bir kat ve üç odaya sıkışınca huysuzlanmış. Devamlı aşağı katlara, eski yatak odasına gitmek istiyor ve bu konuda çok problem çıkarıyormuş. Ancak  kiracı ailelerin çocuklarından arkadaşlar edinince  Ferda için köşkün bu düzeni çok cazip hale gelmiş. İlk kiracısı Feriha Hanımın torunu yaz başında anneannesinin yanına gelip de  iki ay boyunca köşkte kalınca dünyalar Ferda’nın olmuş.. Kendi yaşıtındaki bu kız  çocuğuyla çok güzel anlaşmış ve kederli günlerinden çabucak sıyrılıvermiş. Sonraları diğer çocuklarla beraber köşkün bahçesinde sabahtan yatana kadar eğlenir olmuşlar.

Saniye Teyze ise henüz  Ferda kadar mutlu değilmiş. 35 yaşında, boyundan büyük borçlar, hayat sıkıntısı, altı tane kiracı aile ile uğraşmak, onun yaralı ruhunun baş edebileceği şeyler değilmiş. Onsekiz yaşında evlendiği kocasıyla rahat, huzurlu bir yaşam içinde iken birden bire bir avukat bürosunda sabahtan akşama kadar onlarca dosyanın içinde, gelen telefonlarla uğraşarak hayat mücadelesi vermek, ayrıca akşamları eve gelince ev işleri, yemek ve kızınla ilgilenmek onu çok yıpratmış. Birde  aniden evden çıkıveren kiracılar ve yeniden odalara müşteri bulmak planladığı bütçesinde açıklar vererek daha da üzülmesine sebep oluyormuş.

 

***

 

Eşinin ölümünden sonra geçen yedi yıl Saniye Teyze için tam bir yaşam mücadelesi  olmuş. Bir türlü alışamadığı iş hayatı, kızının büyürken yanında olamayışı, devamlı değişen ve kira borçları bırakıp gece yarıları iki üç parça eşyayı alıp kaçıveren kiracılarla uğraşırken kayınpederinin ölümüyle kızına gelen bir miktar para ile biraz rahatlamış ve işten ayrılarak evde oturmaya başlamış.  Artık evine  kiracılarını  seçerek  almaya karar vermiş ve boş olan iki oda için dürüst, sağlam kiracılar aramaya başlamış.

Tam bu sırada Tekirdağlı kiracıları yakın  bir akraba gencin İstanbul’a yerleşeceğini, bir ev aradığını, odalardan birini kiralamak istediğini, kendisine her yönden kefil olabileceklerini söyleyince Servet Amca Saniye Teyzenin kiracısı olarak yaşamına girivermiş.

22 yaşında askerden yeni gelmiş, sessiz, konuşurken bile gözlerini yerden kaldırmayan, terbiyeli bir genç olan Servet Amca’yı eşyalı odalardan birine yerleştirmişler. Taşınmasının ertesi haftasında işe başlamış. Üsküdar’da  bir tüccarın yanında çalışıyormuş. Getir götür işlerini yapıyor, bazen Trakya’ya mal götürüyor, hafta sonları da tahsilatları yapıyormuş. Aradan bir ay geçipte kira ödeme zamanı gelince işten eve gelen Servet Amca  çocuklardan biriyle haber yollayıp ziyarete gelmek istediğini bildirmiş.

”Saniye Abla.. Size çok teşekkür ederim.. Bana evinizi açtınız, burada çok rahat ettim sağ olunuz..” diyerek  bir baklava kutusu üzerine koyduğu beyaz zarf içinde kirasını ödemiş..

 

Saniye Teyze’de bu başı önünde,  kibar delikanlıya elleriyle bir kahve yapmış. Beraber kah iş hayatından kah Tekirdağ’dan ve çokça da ayçiçeklerinden konuşarak bir süre sohbet etmişler. Sonra her ay aynı şey tekrarlanmış. Servet Amca  kirasını hep bir baklava kutusu üzerine koyduğu beyaz bir zarf içinde teslim etmiş. Böylece ikisi arasında her ay tekrarlanan  bir kahve içimi sohbetler sürmüş gitmiş…

***

”Anne.. Kırmızı elbisemin altına bu beyaz pabuçlar uyar mı yoksa siyah rugan olanları mı giysem?”

”Kızım siyah olanları giy;  ama acele et.  Bak arabalar hareket edecek biz hala evdeyiz… Bu ne kadar süs böyle. Çabucak aşağı inmemiz lazım.. Herkes bizi bekliyor..”

Bir süre daha bekledi. Gelen giden olmayınca hızla üst kat merdivenlerini çıktı. Soluğu kesilmişti. Hafifçe başı döndü. Sendeledi biraz. Midesi de bulanıyordu sanki..

14 yaş baharını süren , düğüne hazırlanma telaşındaki kızına baktı tüm sevecenliği ile. Ne kadar da rahmetli kocasına benziyordu. Saçlarının kıvırcıklığı, tenindeki tatlı esmerlik hep Kadir Bey’den mirastı. Hatta yürürken sağ ayağı hafifçe içe basardı Ferda’nın. Babasının da öyleydi.

Çıkıverdi aniden daldığı geçmişin derinliklerinden, tekrar söylenmeye başladı…

”Hadi kızım çok ayıp oluyor, herkes bizi bekliyor, yok sana düğün müğün artık, çabucak hazırlanmayı bilmiyorsun..”

Hala saçlarını taramakla meşgul kızını kolundan çekiştirerek önün kattı ve geldiği gibi apar topar geri indi merdivenlerden..

Az sonra köşkün önüne çağırılan 3 tane straponten yapılmış Plymouth dolmuş içine köşkün kadınları ve çocukları  neşe içinde doluşarak Salacak’a doğru yol alıyorlardı. Erkekler kadınları düğün salonunda bekleyeceklerdi.

Beş yıl önce köşke yerleşen Hacer Hanım’ın erkek kardeşinin düğün telaşı tam bir hafta öncesinden köşkü sarıp sarmalamış. Ablasından başka kimsesi olmayan Ferit’e tüm köşk halkı karınca kararınca kucak açmış, kimi eşya yardımı, kimi çeyiz yardımı yapmış, kurulacak yuvaya bir nebze katkıda bulunmaya çalışmışlar. Saniye Teyze’de  Hacer Hanım’dan bir aylık kira bedelini almamış, düğün hediyesi olarak kabul etmelerini istemiş. Ferit’in nişanlısının gelinliğini bile köşkün hanımları hep birlikte dikmişler hatta kına gecesini de köşkün bahçesinde yapmışlar. Bahçe kapısından eve giden yolun kenarlarındaki ağaçlara renkli ampuller asılmış, grapon kağıtlarından fenerler ve kedi merdivenleri ile süsler yapılmış, köşkün giriş merdivenlerinin önüne kocaman bir ikram masası hazırlanmış, tüm odalardaki kiracılarla birlikte kız tarafından gelen misafirler bir güzel eğlenmişti.  Yıllardır köşke ilk defa neşe hakim olmuş Saniye Teyze ve Ferda’nın solan gönülleri bu düğün vesilesiyle bir nebze olsun şenlenmişti.

Ferit ve nişanlısını izlerken kendi düğünü aklına gelmiş Saniye Teyze’nin. Anlamış ki zaman belki bazı acıları soğutuyor ama hep bir  rüzgar bekliyor gönül. Gelsin ki o rüzgar, essin ki külleri savursun. Savursun ki  korlar alevlensin, unutulmaya yüz tutmuş anılar çıksınlar saklandıkları kıyıdan, köşeden.  Unutmaya çalışarak ölüm acısıyla baş edeceğim diye ötelenen anılar yeniden hayat bulsun. Duygular gerçek sahiplerine kavuşsun… O gece Saniye Teyze Kadir Bey ile aşkını yeniden tazelemiş. Gül kokulu sandıklarda sakladığı anılarını serbest bırakmış, açmış bohçalarını, birer birer…

”Hadi Saniye Abla, kasap havası başlıyor gelsene.”

Oyun pistine çağıran Ayşe’nin sesiyle kendine geldiğinde yanaklarından süzülen yaşlarla ıslanmış pembe bluzunu saklamak için aceleyle beyaz hırkasını üstüne geçirivermiş. Bir haftadır heyecanla bekledikleri düğün kendisini sıkmış, nefesi daralmış, başı dönmeye başlamış. Ferda’yı aramış gözleri. Pistte  çiftetelli oynayan kızını görmüş. Feriha Hanım’a dışarı çıkacağını, kendisini iyi hissetmediğini, kıza göz kulak olmasını söyleyip yavaşça salondan ayrılmış.

Bahçe neredeyse içerisi kadar kalabalıkmış. Sigara içen öbekleşmiş erkeklerin arasında durmak istememiş. Sağa sola koşuşturan çocuklar, pamuk şeker, macun, balon satan satıcılar onu daha da sıkmış. Orada da duramamış. Salacak sahiline doğru  yürümek istemiş. Kız kulesinin karşısına denk düşen bir yerde kaldırıma oturmuş. Öylece hiç bir şey düşünmeden  sadece bakmış. Kuleye, denize, karşı sahile, ay ışığına, tek tük geçen sandallara..

”Saniye Abla… Merak ettik seni. Feriha Ablam arkandan beni yolladı. İyi misin?” Servet Amca’nın sesiyle  daldığı alemden sıyrılıvermiş.

Yanı başına oturuvermiş Servet Amca.  Öyle beraberce, suskun,  bakmışlar. Kuleye, denize, karşı sahile, ay ışığına, tek tük geçen sandallara…

”Abla bir şey söyleyeceğim sana” diyen Servet Amca bozmuş sessizliği.

Sesini çıkarmamış Saniye Teyze… Servet Amca devam etmiş titrek, mahçup ve korkak bir sesle,

”Biz evlenelim mi?”

Yine sessizlik. Tekrar etmiş Servet Amca…

”Abla sana diyorum duydun mu?”

İlk kez böylesine bakmış Servet Amca’nın mavi gözlerine… Gerçi karanlıkta mavi, yeşil, kahve hepsi  birbirine benziyormuş ya…

”Abla dediğin bir kadınla mı evleneceksin?” diye sormuş küstah bir tebessümle…

”Abla ağız alışkanlığı.. Saniye; biz evlenelim mi?” diye yeniden tekrarlamış acemice…

Güldü mü, ağladı mı ne yaptığını ya da hangisini önce hangisini sonra yaptığını hatırlamadan,

”Ben neden şu an buradayım biliyor musun? Rahmetli eşime çok haksızlık ettiğim için.. Kendime çok kızdım bu gece.. Onun ardından onun anılarına sahip çıkmadığım, onu içimden söküp atmaya çalıştığım için kendime çok kızgınım.. Ölüm acısıyla baş edeceğim diye, daha fazla üzülmemek için  onunla yaşadıklarımı unutmaya çalışarak kendimi iyi hissetmeye çabaladığım için kendime kızgınım. Ben onun ruhuyla dertleşmek ondan af dilemek için buradayım. Biz hep bu sahilde yürürdük. Çok severdik burayı. Kuleyi, denizi, sandalları, dalgaları. Biz deniz üzerinde tanışmış, deniz üzerinde birbirimizi sevmiştik. Şimdi ben hem o hem kendim için denizi seyrediyorum ve ondan af diliyorum. Ve çok acı çekiyorum… Benim acım bana yeter.. Ben ne haldeyim, sen ne işler peşindesin…  Git kendine başka eğlence ara Servet.. Gözüme de  artık gözükme”

 

O gecenin üzerinden geçen yaklaşık iki ay boyunca Servet Amca’yı hiç görmemiş. Kirayı da baklavasıyla beraber Feriha Hanım getiriyormuş. Bir akşam üzeri Feriha Hanım çay içme bahanesiyle Saniye Teyze’yi odasına çağırmış. İki kadın konuşurken laf dönmüş dolaşmış Servet Amca’ya gelmiş. Karşısındaki kadın konuştukça nefesi daralmış, sıkılmış ve başına bir ağrı saplanmış.  Saniye Teyze elindeki ince belli çay bardağına daha bir sıkı sarılmış. Ondan medet ummuş. Ama nafile…

”Yıllarca bu ağrı bana arkadaş oldu . Ne zaman sıkılsam, istemediğim bir şey yapmak zorunda kalsam bu ağrı gelir baş köşeye kurulur arsız misafirler gibi gitmek bilmez.. Başımdan tuz çevirip ocakta yakmazsam hayatta geçmez” diyerek hastalık  bahanesiyle kendi dairesine kaçarcasına çıkmış.

Aynı gece kiracısı, bu sefer üst kata elinde yeni pişirilmiş dumanı tüten bol karabiberli bir tas  çorba ile beraber gelmiş. Feriha Hanım  biraz tedirgin, biraz mahçup;

”Kırdım mı seni komşum? Bana mı sıkıldın? Densiz laflar edip üzdüm mü seni?” diyerek af dilemiş, hatta elleriyle getirdiği çorbayı hemencecik orda Saniye Teyze’ye içirmiş.

”Ablacım sen sen ol bu Servet konusunu bana bir daha açma. Lafın nereye geleceğini az çok tahmin etmekteyim. Ama benim kocada falan gözüm yok. Neredeyse boyuma gelen bir kızım var. Köy yerinde olsak çoktan evlenmişti. Ben de anneanne olacak yaştayım. Evlenmek neyime. Üstelik te evladım yaşında bir çocukla. Servet abuk sabuk konuştu. Cahilliğine verdim, üstelemedim bile. Ben henüz yastayım , ne olur bu konuları hiç konuşmayalım. Kırılmayalım, üzülmeyelim, hatta söyle Servet’e kendine yeni bir oda bulsun, çıksın evimden.

Feriha Hanım  hayal kırıklığını çok belli ederek, boşalmış çorba tasını da alarak kapıya seyirtmiş. Genizden gelen hafif boğuk bir sesle sormuş.

”Çöpün var mıydı? Giderken indireyim.”

Saniye Teyze bakışlarını yerden kaldırmayarak elini, hem çık git hem de yok manasında sallamış.

Bir kaç  ay sonra bu kez kirasını kendi getirmiş Servet Amca. Perşembe akşamıymış. Mübarek gece. Gecenin hayrına sığınarak bir kez daha denemek için şansını, bir kez daha ikna etmeye çabalamak için gördüğü andan beri umutsuz bir tutkuyla bağlandığı bu kadını.

Merdivenlerden çıkarken dizlerinin titremesinden adımları birbirine karışmaktaymış. Bir an geri dönmeyi düşünmüş. Ancak elindeki baklava kutusu bir kor gibi avuçlarını yakıyormuş. Bu geceden çok umutluymuş. Çok inandırılmış. Şimdi değil ama en kısa sürede Saniye’nin karısı olacağından eminmiş..

 

Terliğinin topuklarının çıkardığı sesi bir müziğin nameleri gibi dinlemiş. Kendisini içeri almaz, konuşmaz yüzüme bakmaz diye çok korkmuş. Kapıyı telaşsız açmış Saniye. Belli belirsiz gülümsemiş. Öyle kapıda kalmışlar. Hiç konuşmamışlar. Servet içeri girememiş, Saniye içeri buyur etmemiş. Korktuğu başına gelmiş. Uzatmış beyaz zarfı üzerine iliştirdiği baklava kutusunu. Almış Saniye, yere bakarak.  Geri dönüp giden adamın ardından bu kez alıcı gözüyle bakmış. İlk kez elindeki baklava kutusu avuçlarını kor etmiş.

Sakin geçen günlerin gidişhatını birden Saniye’ye yeni dadanan bayılma huyu bozuvermiş. Sık sık gördüğü kabuslara,  sıkıntılarına, iştahsızlık ve uykusuzluktan zaten şikayetçiyken bir de bayılma  eklenince canı çok sıkılmış. Bir süredir tuhaf tuhaf rüyalar görüyor uykusunda uçsuz bucaksız  kanlı  bir su gölü üzerinde yürüdüğünü  görüyor, bu gölünün içinde boğuluyor, nefessiz kalarak çırpınarak uyanıyormuş. Devamlı film gibi aynı rüyayı görüyor hatta bu yüzden uyumak istemiyormuş. Gündüzleri sinirli oluyor, her şeye  bağırıyor, gözünün bebeği, gönlünün sultanı, yaşama sebebi evladına bile kötü davranıyor, kendini tanıyamıyormuş. Tüm bu halleri sürüp giderken  bir gün;  her akşam  aynı saatte köşkün bahçe kapısını gören pencere önünde birisini beklediğini  anladığı an  kendine olan kızgınlık ve  duyduğu utançtan   odada bulunan taş aynayı ayağındaki yüksek ökçeli terlikle  kırp un ufak ettikten sonra semt hastanesinin acil servisinde gözünü açtığında kendisine bakan bir çift mavi gözden artık ayrılamayacağını anlamış.

***

”Bugünkü paça çorbası çok güzel olmuş kızım, annenin ellerine sağlık” dedikten sonra hem çorbasını kaşıklamaya hem de hikayesini anlatmaya devam etti.

”Ne zaman başladı, nasıl bu sevda ateşi gönlüme düştü bilemedim. Kendimle yaptığım bu savaşı kaybetmiştim. Bildiğim ve istediğim tek şey Sevet’in karısı olmak istediğimdi. Gözüm bir şey görmüyor, evladım bile bana fazla geliyordu. Bazen onu halasının yanına mı yollasam diye düşünür buluyordum kendimi. Genç bir adam ve genç bir kız aynı evde barınamazlardı… Bütün bunları nasıl düşünüyor, gözümü neyin bu kadar döndürdüğünü anlamıyordum. Sabah uyanır uyanmaz Feriha Hanım’lara iniyor, sabahtan akşama kadar Servetle ilgili ne kadar havadis varsa öğrenmeye çalışıyordum. Bu durum Feriha Hanımı fazlasıyla memnun etmişti. Üzerine bir neşe gelmiş, arada sırada muzipçe bana bakışlarını yakaladıkça içten içe çok utanıyor ama hiç oralı olmuyordum.  O da bana akrabalıklarından, Servet’in annesinin çok küçükken veremden öldüğünü, babasının yeniden evlenmesiyle zalim bir üvey anne elinde büyümeye çalıştığını, defalarca evden kaçıp yanlarına geldiğini, kocasının onu her defasında zorla baba evine geri götürdüğünü, bu geri dönüşler sonucu her seferinde eşek sudan gelinceye kadar yediği sopalardan bahsetti durdu.. Artık neredeyse ana kız gibi olmuş hatta Servetin temiz yıkanmış çamaşırlarını bile kimselere bırakmadan ellerimle ütüler olmuştum..”

Zaman hızlı geçerken bayılma nöbetleri seyrelmiş , ancak kanlı su gölü rüyalarında bir değişiklik olmamış. Uykusuzluk ve sinirlilik birde yanına iştahsızlık eklenince Saniye Teyze kuş kadar kalmış, kızı , köşktekiler telaşlanmışlar ve hastane yollarına düşülmüş. Yapılan tetkikler sonrası aksayan hiç bir şey bulunamamış ve hekimler tüm bunların psikolojik bir rahatsızlık olduğuna karar vermişler. Açık havada uzun yürüyüşler, düzenli beslenme  ve dinlenme önerileriyle eve geri gelen Saniye Teyze içinde bir yerlerde kaynayan huzursuzluk pınarını bir türlü kurutamamış…

Bir akşam vakti yine  baklava  kutusu ve üzerindeki beyaz zarfla kirasını ödemeye gelen Servet Amca bu kez elindeki bir buket çiçeği de Saniye Teyze’nin kolları arasına bırakarak başı önünde merdivenlerden usulca inerek odasına dönmüş… Kapıda  kala kalan Saniye Teyze çiçeklerden yayılan mis kokuya rağmen midesinin bulantısını daha fazla bastıramamış ve kapının dibinde yığılıp kalmış… Kendine geldiğinde komşuları ve kızı açlıktandır diye söylenerek ağzına baklava tıkıştırıyorlarmış.. El etek çekilip de  bayılma telaşıyla masanın üzerine gelişi güzel atılan, ilgisizlik ve susuzluktan  pörsümekte olan çiçekleri vazoya koymak üzere eline almış. Parlak ambalajın  hışırdamasını bir şiir dinler gibi haz ederek buketi açmış ve sapların arasında nemden hafifçe ıslanmış o  minik zarfı görmüş. Zarfa uzun uzun bakmış.

Zarfı açtığı zaman neyle karşılaşacağını tahmin ediyormuş.. Bu yüzden önce okumadan yırtmak istemiş. Ancak okursa da içinde bir türlü kurutamadığı huzursuzluk pınarı, bitmek bilmeyen kanlı su dolu göllerde boğulmalar, sebepsiz bayılma nöbetlerinin sona ereceğini hissediyormuş. Zarfı açmadan çiçekleri vazoya koymuş. Bu vazo görümcesinin evlilik yıldönümlerinden birinde aldığı bir hediyeymiş. Birden içi, burnunun direği cız etmiş. Yanaklarından süzülen yaşlar vazonun içine damlayarak  çiçek suyuna karışmış. Gidenlerin ardından dökülen gözyaşları için var olan gözyaşı şişeleri gibi Saniye Teyze’nin de şişesi vazosu olmuş.  Kor ateşli elleri vazonun serinliğine sarılmış. İçinden dualar ederek  rahmetli eşinden af dilemiş… O gece saatlerce ağlamış.. Ta ki sabah ezanını ilk duyduğu ana kadar. Babaannesi ona çocukken hep şöyle dermiş. Sabah ezanını duyduğun ilk an dilediğin şey gerçekleşir. Çok hayırlı bir zamandır o… Beklemiş ezanı. İlk duyduğu an açmış nemden ıslanıp tekrar kururken buruşan zarfı…

”Sana olan  düşkünlüğümü anlatamadım.  Sana sevgili bir eş, kızına baba olmak istiyorum. Seninle evlenmek istiyorum. Cevabın benim geleceğim olacak. Ya evleneceğiz ya bu İstanbul’dan gideceğim. Kaderimi sen tayin et. Servet..”

Bir çırpıda okumuş mektubu. Ezan bitmeden dileğini göndermiş. Servet ile mutlu olmak istemiş.

***

Herkesi şaşırtan bu evlilik sessiz sedasız gerçekleşmiş. Servet Amca odasını boşaltarak üst kata Saniye Teyze’nin yanına taşınmış. Ancak bazı kiracılar arasında huzursuzlanmalar olmuş.. İki kiracı aile nikahın hemen ardından odaları boşaltmış. Akrabalar Saniye Teyze’ye küsmüş. Mahalle esnafı bile ardından fısıldaşmaya , alışverişler sırasında manidar gülüşlerle laf çarpıtmalar yapmaya başlamış. Ferda’da önceleri annesine kırılmış ancak sonraları gençlik heyecanları ile büyüme sancıları arasında annesi ve yeni kocasını pek umursamaz olmuş. Hatta Feriha Hanım’ın bitişiğindeki oda boşalınca rahat ders çalışma bahanesiyle oraya yerleşmek istemiş ve bir kaç saat içinde  kıyafetlerini, kitaplarını, plaklarını toplayıp annesine emrivaki yaparak taşınıvermiş.

 

Saniye Teyze dalgalı kocaman denizdeki küçücük bir sandalda kürek çeker gibiymiş. Ne ileri gidebiliyormuş ne de geri. Ne mutluymuş ne de mutsuz. Nasıl evlendiğini bu işe nasıl evet dediğini hala anlayamıyormuş. Akşam olup Servet eve gelene kadar evli bir kadın gibi hissetmiyormuş kendini. Ancak kocası eve gelince birden değişiyor, sofralar hazırlıyor, meyveler soyuyor hatta yün işleri yapıyor, eşinin etrafında pervane oluyormuş. Sabahları çok yorgun uyanıyor, eğer arada sırada gördüğü kanlı su dolu göl rüyalarında boğulup nefessiz kalmamışsa, baş ağrıları tutmuyorsa  bayılma nöbeti de geçirmiyormuş. Ama içinde kurutamadığı huzursuzluk pınarı hala çağıl çağıl kaynıyormuş.

Bir sabah kendinde bir anormallik hissedip te Feriha Hanımın yanına indiğinde gerçek kafasına dank etmiş. Hamilelik olasılığını hiç düşünememiş ve bu yaştan sonra nasılsa olmaz zaten çok zor hamile kalıyorum  deyip hiç önlem almamış. Ancak yüce yaradan ilk evliliğinde esirgediği çabukluğu bu evliliğinde hemen bahşetmiş ve hiç tahmin etmediği bir hızla gebe kalmış.  Kırklı yaşların ortasına doğru  doğum yapmayı hiç istemiyormuş . Şimdi yaptığı hatayı daha iyi kavrıyor, bu evliliğe nasıl razı geldiğine bir türlü inanamıyor ve kocasının en doğal hakkı olan bir evladı ona veremeyeceğini, yeniden anne olamayacağını yaşı ve sağlığının buna elverişli olmadığını,  bu işten kurtulma yollarını araştırmak  için Feriha Hanımı sıkı sıkı tembihleyip bunu ağızlarından kaçırmamaları konusunda söz almış ve durumunu uygun bir zamanda kocasına kendisinin bildireceğini söylemiş.

Kocası ondaki huzursuzluğu ve telaşı hemen hissetmiş. Ancak hep hasta ve sinirli olan karısının yine bir bunalım eşiğinde olduğunu zannederek  fazla üstelememiş. O gece uzun uzun sohbet etmişler. Servet ertesi gün öğlen saatlerinde buluşup erzak alışverişi yapacaklarını ve Üsküdar meydanındaki çeşmenin hemen yanında kendisini beklemesini söyleyerek uyumaya çekilmiş.

Sabah kahvaltı sofrası hazırlarken zeytin tabağı içine bir kaç limon dilimi kesip  üzerine cam şişedeki son zeytinyağı sızıntısını da boşaltırken kendi kendine düşünmüş,

”Servet’e yağın bittiğini söylemeyi unuttum; önce ben gidip yağı alayım sonra onunla buluşurum”

Ege bölgesinden gelen bu yağı yerlermiş yıllardır. Rahmetli eşinin arkadaşı getirirmiş kendi zeytinliklerinden. Zahireci dükkanının bir köşesinde büyük cam damacanalarda eşe dosta satarmış. Alışmışlar senelerdir bu yağa. Tanıdık diye ucuz da verirmiş. İstememiş yeni eşiyle beraber eski eşinin arkadaşının karşısına gidip görünmek. Yanlız gider alırım demiş.

Ahmet efendi dükkanda yokmuş, yağı çırağından  almış, filesinin içine özenle yerleştirmiş, uzun gelen filenin saplarını eline iki kere dolayarak sıkıca kavramış ve dükkandan çıkmış. Bir iki adım henüz atmış ki karşısına hiç tanımadığı bir kadın dikilivermiş. Orta boylu, seyrek saçlı, şişmanca bu kadın altın kaplama dişlerini göstere göstere kendisine gülüyormuş.

”Nasıl, mutlu musun kocanla?  diye sormuş arsız arsız…

”Ne çektik yahu senin nazından.. Ama evelallah elimden ne kaçan ne göçen.”

Saniye Teyze önce şaşırmış. Bu sözlerin kendisine söylenmediğini düşünerek ardına dönmüş. Ancak dükkan önündeki taburede oturan yaşlı bir dededen başka kimse yokmuş. O da sigarasını tüttürmekle meşgulmüş. Kadınlara bakmıyormuş bile…

”Bana mı dediniz?”

”Evet gülüm” demiş yayıla yayıla gülen altın dişli ağzıyla …

”Sana diyorum. Nasıl memnun musun kocandan, mutlu musunuz?”

”Siz kimsiniz;  kocamı tanıyor musunuz? Ben sizi tanıyamadım.”

”Aaa aşkolsun demiş”  kadın  şişman elini kalın beline koyarak…

”Ayol beni bütün İstanbul tanır.. Benli Cemile derler bana. Sen beni tanımadın ama kocan  iyi tanır. Çok emeğim var onda.”

Saniye duyduklarını anlamaya çalışıyormuş. Baş ağrısı gelmiş yerleşmiş bile aniden… Midesi bulanmaya, kulakları uğuldamaya başlamış. Tutunacak bir yer aramış ama havada kalmış eli… Hiç bir şey anlamıyormuş;  kocası bu kadınla gayrı meşru bir ilişki halinde miydi yoksa?

Bir de ihanete mi uğramıştı? Olamaz demiş. Böyle pespaye bir  kadınla beni aldatamaz.

”Nereden tanıyorsunuz kocamı?” diye sorabilmiş zor duyulabilecek bir sesle..

”Sen  Tekirdağlı Servet’in karısı değil misin? Hani şu çocuklu olan.. Adamı aylarca süründürdün be gülüm.. Evlenmeye kocan ikna edemedi ama ben şıp diye hallettim. Baklavalar sağ olsun. Yedin, razı oldun.. Nasıl evlendirdim ama sizi? ”

Kadın yaptığı marifeti öğünerek, ballandıra ballandıra anlatıyormuş..

”Yapamayacağım şey yoktur benim gülüm.. Bana boşuna meşhur büyücü Benli Cemile demiyorlar.. Hadi Allah mesut etsin. Fena mı olmuş bak evini barkını bilmişin..”

Renkler artık kaybolmaya, her şey şeffaflaşmaya başlamış… Zaman, mekan kaybolmuş.  Bir buhar Saniye Teyzeyi sarmalamış,  dipsiz bir kuyuya düşer gibi derinlere çekildiğini hissetmiş. Elinden düşen zeytinyağı damacanasından sıçrayan  yağlar çoraplarından sızarak  ayaklarına bulaşmış, savrulan bir cam parçası elini çizmiş.. Zeytinyağı, şişesinden kurtulmuş önüne  kattıklarıyla ağır ağır kaldırıma yayılmaktaymış. Şişeden kurtulurken , Saniye Teyze’nin de tüm pişmanlıklarını, ruhunda kopan  fırtınayı,   bir türlü anlam veremediği sevgisini, evliliğini ve karnındaki bebeğini de önüne katmış sürüklüyormuş…

 

Kendini bilmeden yattığının üçüncü gününde  gözlerini açınca yine bir çift mavi göz onu bekliyormuş. Ama üzüntüden ve uykusuzluktan bitmiş , mavilerine kırmızılar karışmış bir çift göz…

”Saniye ne oldu sana?  Zahireci dükkanının  önünde  bayılınca  çırakla beraber  seni eve getirmişler. Bir kadınla konuşuyordu. Birden yere düştü dediler.. Ne oldu sana,  kimdi o?  Annenlerden bir haber mi aldın yoksa?”

Acı içindeki gözlerini o maviliklere dikmiş. Bitkinlikten zor duyulan bir sesle…

” İyi tanırsın.. Suç ortağın.. Baklavalara büyü yaptırdığın pespaye.. Eseriyle öğünmek için benim yoluma çıkıp nasıl evlendiğimizi, benim aklımı nasıl başımdan yok ettiğinizi anlattı.. Şimdi sende topla eşyanı derhal burayı terket. Senden boşanacağım.”

”Ne istediniz be benden”  diyerek sarsıla sarsıla ağlamaya başladı…

 

Feriha Hanım da çok şaşkın neler olup bittiğini bilmediğini, bu durumdan katiyyen haberdar olmadığını, bilse engel olacağını, inançlı bir insan olduğunu, büyünün çok günah olduğunu bildiğinden yapılmasına asla izin vermeyeceğini Kur’an üzerine el basarak defalarca torununun başı üzerine yeminler ederek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışmış ve bu zor günlerinde Saniye Teyze’nin en büyük destekçisi olmuş.

Biraz toparlanan Saniye  Teyze ilk iş olarak karnındaki bebekten kurtulmanın yolunu aramış ve bir arkadaşının yardımıyla sessizce Servet’in bu bebekten hiç haberi olmadan gebelik sonlandırılmış…

Evden ayrılan Servet bir kaç ay ortalarda görünmemiş. Saniye Teyze  tam kendini toparlamaya başlamışken kuzeni  Kumkapı’ da Servet’e rastladığını, perişan bir halde olduğunu, çok alkollü ve zayıflamış gördüğünü söyleyince tekrar alt üst olmuş ve Feriha Hanımların da çok yalvarmasıyla onu gidip aramaya karar vermişler.  Bir kaç gece gidip sokaklarda sahilde aradıktan sonra nihayet ona rast gelmişler. Saniye Teyze gördüklerine inanamamış. Bir insan bir kaç ayda nasıl bu kadar çökebilir? Nasıl bu kadar zayıflayabilir nasıl bu kadar alkolle haşır neşir olabilir? Çok üzülmüş..

Eve getirilen Servet Amca boş odalardan birine yerleştirilmiş, Feriha Hanım’a emanet edilmiş. Ancak evdeki bakım hastayı bir türlü iyileştiremediğinden hastaneye kaldırılmış. Tedavi sonuca eski sağlığına kavuşan Servet Amca taburcu olup köşke geldiğinde hiç boş oda olmadığı için Saniye Teyze’nin katına yerleşmiş.. Evde varlığıyla yokluğu bir halde yaşıyorlarmış.  Yemeklerini ayrı ayrı yiyorlar, ayrı odalarda uyuyorlarmış. Adeta bir evin içinde iki pansiyoner hayatı yaşıyorlarmış. Bir süre sonra tanıdıklar vasıtasıyla  emekli olana kadar çalışacağı bir işyerinin muhasebe kayıtlarını tutmak üzere tekrar iş hayatına başlamış…

Saniye Teyze hala çok kararsızmış. Kocasını bir türlü affedemiyormuş.. Bir Pazar günü durumları hakkında bir karar vermek için konuştukları sırada  konular peş peşe sıralanırken çıkan tartışma sırasında  Servet Amca’yı kahreden o açıklamayı yapıvermiş. Bebekten bahsetmiş.. Koca adam yıkılmış, o gece sabaha kadar ağlamış..

”İşte kızım bizi birbirimize tekrar bağlayan gece o gecedir. Bebekten bahsederek ondan en acı şekilde hıncımı almıştım. Beni kandırmasının, evlenmeye ikna etmek için büyücülerden medet ummasının, ele güne beni alay konusu etmesinin, kadınların ağzına beni sakız etmesinin bedelini ödetmiştim.  O bir odada ben bir odada sabaha kadar ağlaştık.. O benim canımı çok yakmıştı bende onun..

Benli Cemile’yle karşılaştığım sabah gibi bir sabaha kavuştuk.  Ezanını bekledim. Duamı ettim, dileğimi diledim …Sonra da kahvaltımızı hazırladım.. Yan odada  kanapede  henüz sızmış kalmış Servet’i uyandırdım.. Şaşırdı. Hemen yanı başında duran çarşafını, battaniyesini  toparlayarak gusulhanenin içindeki çamaşır teknesine attım… Ağlamaktan şişmiş, şaşkın şaşkın bakan iki mavi göze gülümsedim…

Benli Cemile hayatımız hiç girmemiş gibi yaptık… Tesadüf yine zeytinyağı bitmişti. Ama bu sefer yağı Ahmet Efendi’den almaya birlikte gittik..

Servet Amcan beni çok sevdi.. Benimle evlenebilmek için,  beni ikna edemediğinden saçma sapan işler yaptı. Aslında sonra çok düşündüm. Genç bir adam kendinden yirmi yaş büyük ve çocuklu bir kadın için böyle mücadele ediyorsa onu anlamam hoş görmem gerekti. Ben onu affettim ama o beni hiç affetmedi. Bana bunu hep hissettirdi. Bir evlat sahibi olamadığı için bana hep kırgındır… Bende sonradan çok pişman oldum ama ne çare iş işten geçti…  Kocamı o zamanlar tanıştığı ve çok sevdiği alkolden ne yaptımsa  koparamadım. Hep iyi anlaştılar. Hiç bir zaman sahip olamadığı evladının özlemini  içki şişeleriyle bastırmaya çalıştı.. Bende ses etmedim. Çok zorlandım. Sarhoş bir erkekle yaşamak çok zor kızım…İşte arada kafası bulutlanır alır sigara paketini yanına , çıkar sokaklara, oturur yollara kaldırımlara,  dalar derinlere.. Bazen arkasından bende çıkarım… Ararım onu.. Bulurum tenhada, kıyı köşede.. İzlerim  karşıdan haberi olmaz… Kendi kendine konuşur. Bazen de yakalanırım..

”Ne konuşuyorsun?” derim..

”Çocuğumla konuşuyorum. Ona seni şikayet ediyorum” der.. O zaman çok ağlıyorum…

Yıllar geçti, alıştık birbirimize. Yaş farkı zamanla kapandı.. Ya da ben öyle hissetmek istiyorum.. Hani senin gibiler çıkıyor arada. Şaşırıp, pot kırıp,  geveleyenler derken tatlı bir kahkaha ile aydınlandı yüzü… Yine utançtan kızardım..

”Aman Saniye Teyze cahilliğime ver” diye nazlandım..

”Tutamadım kendimi ne yapayım, hiç görmedim ki ben sizin gibi bir çift.”

” Sonra Servet Amcan iş kurmaya heveslendi, köşkte çok eskimişti. O sırada  Ferda’ya da iyi bir talip çıkmıştı. Hem çeyiz hazırlıkları hem Ferda’ya yeni yapılan apartman dairelerinden bir tane almak ve yeni bir iş kurmak için köşkü sattık. Kızım evlendi, biz bu evi aldık, kurduğumuz işi  de iki senede batırdık… Servet yine eski işine döndü . Emekli oldu ama aynı yerde çalışmaya devam ediyor.. İşte gördüğün gibi şimdi burada  kah iyi kah kötü geçinip gidiyoruz..”

O biraz soluklandı.. Tüm hayatını  tekrar yaşamış gibi yorulmuştu.  Bahçeden sobaya biraz odun getirdim.. Çaydanlığı doldurup, demliğe de biraz kuru çay attım… Sobanın üzerine koydum.. Boşalan paça çorbası kasesini mutfağa götürdüm.. Akşamdan kalan bulaşıklarla beraber tası da yıkadım.. Mutfak tezgahını silip kuruladıktan sonra ıslanan elimi kurulamak için aradığım havluyu kapının arkasında buldum, asılı olduğu çividen aldım. Havlunun altında şeffaf bantlarla kapıya yapıştırılmış Servet Amca’nın büyütülmüş bir vesikalık fotoğrafı vardı. 35 yaş civarında çekilmiş olmalıydı. Aslında Saniye Teyze’de en az Servet Amca’nın kendisini sevdiği , kadar kocasını seviyordu. Bir kadın her gün yemek yaptığı mutfağına hiç kimsenin göremeyeceği bir yere kocasının resmini asıyorsa onu seviyor demekti…

”Ben çıkıyorum Saniye Teyze.. Yarından sonra yine geleceğim… Az kaldı annemin paça çorbaları seni çabucak iyileştirecek” dedim, vedalaştık.

Oda kapısından çıkarken seslendi…

”Kızım , dur sana bir şey  daha söyleyeceğim… Bunu  hiç kimseye söylemedim.. Servet’e bile… Ben de Servet’i çok sevdim.. Ama çok sonradan..”

Hiç cevap vermedim.. Yeni boyanmış simsiyah saçlarının çevrelediği güzel güzü mutlulukla aydınlanmıştı.

”Biliyorum ” dedim fısıltıyla…

İçimde yüzlerce kuş kanat çırpmaya, binlerce kelebek uçmaya, bir yerlerden gelen tarçınlı ıhlamur kokuları genzime dolmaya başladı…

Çıngır mıngır lop geldiğim kapıdan sesizce çıktım…

 

 

Oya ENGİN/16.12.2013 İstanbul

 

2 comments on “Büyülü Aşk

  1. gezginci dedi ki:

    çok beğendim. eski zaman romanları gibiydi.

  2. muazzez giritlioğlu dedi ki:

    tepsideki kahvaltılıkların anlatımı çok güzeldi. bizde de var o güllü tabaklardan…anneannemle yapyığımız kahvaltılar gözümde canlantı.hikayeyide çok beğendim ancak ben büyüye inanmam.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter