Avuç Kadar Bir Kedi 11

Sosyal Butonlar

 

 

Aklım yumakta kalıyor. Onunla oynamak harika bir duyguydu. Ne yapıp edip bir kez daha yumakla oynamalıyım. Bunu kafaya koydum.   Ama önce iyileşmeliyim. İşte bu saat oldu hala iyileşmedim.

İnsan annem mutfakta yemek pişirmeye başladı. Ben onunla hiç ilgilenmiyorum çünkü yeni bir keşfim var. Büyük odadaki topraklar.  Çaktırmadan mutfak kapısından insan annemi gözetliyorum, sularla oynuyor. Bu çok işime geliyor, şu anda meşgul, beni fark etmez.

Patilerimin ucuna basarak büyük odaya giriyorum.  Bu odaya da bir televizyon koymuşlar ama hiç açılmıyor.  O televizyonun arkasında kocaman bitkiler var. Neredeyse bizim denize bakan bahçemizdeki ufak ağaçlar kadar uzunlar. Bu bitkiler geniş kaplardaki toprakların içinde duruyor.  İşte, yeni oyun alanım burası. Bu toprakları eski evimin bahçesinde yaptığım gibi eşeleyebilirim. Üstelik çişimi kakamı da buraya yaparım.  Hatta hemen yapayım.

Kakamın üzerini iyice örtüyorum. Hiç kimse göremez. Oh be, toprağa basmayı özlemişim.  Bu topraktan diğer toprağa atlıyorum.  Onu da eşeliyorum. Burnumu iyice yaklaştırıyorum, kokusu çok güzel. Köydeki evimizde yağmur yağdıktan sonra hava çok güzel kokardı. Bu koku birazcık o kokuya benziyor.  Diğer toprağa geçerken patim kayıyor, yere düşüyorum.  Hemen ayağa kalkıyorum bir de ne göreyim?  Bitkilerin altını eşelerken toprakların bir kısmını dışarılara taşırmışım. Eyvah! Ben bunu hiç hesaplayamadım.  Birkaç adım uzaklaşıp manzaraya karşıdan bakıyorum. Çok fena. Yandım ben yine. Her gün bir olay, her gün bir yaramazlık. Ben hiç böyle değildim. Eski evimizde terasımızda uslu uslu oturuyordum. Bu eve gelince huyum değişti. Anlamıyorum bana neler oluyor?

Ah tabi, buldum!  Hep o iğneler yüzünden. Hem beni iyileştirmedi hem de yaramaz yaptı.

Büyük odayı geldiğim gibi patilerimin ucuna basarak hızlıca terk ediyorum. Mutfak kapısından geçerken göz ucuyla insan anneme bakıyorum, o hala meşgul. Çabucak uyuduğum odaya girip, minderime kıvrılıp yatıyorum. İnsan ablam gelip de yerleri görene kadar kestireyim biraz. Sonra nasılsa büyük cayırtı kopacak.

Artık hastalıktan mı yoksa korkudan mı nedir,  kötü bir rüya gördüm.  Kocaman bir gemiye binmişiz, insan ablam beni kafesli bir sepette taşıyor. Deniz o kadar dalgalı ki, birden sular geminin içine kadar doluyor insan ablam bir tarafa ben bir tarafa savruluyoruz.  Ortalık karmakarışık oluyor. Miyavlıyorum, miyavlıyorum ama sesim bir türlü çıkmıyor. O sırada geri çekilen sularla birlikte yeniden savruluyorum.  Bu sırada sepetimin kilidi açılıyor ve gemiden denize düşüyorum. Karanlık suların içinde yavaş yavaş dibe doğru inerken  bakıyorum uzaktan kedi annem yüzerek bana yaklaşıyor.  “Anne” diye sesleniyorum.  “Korkma, yetiştim” diyor. Patilerimizle birbirimizi tutup yüzerek denizin üzerine kadar çıkıyoruz. Bir de ne göreyim? İnsan ablam beni küçük bir tahta parçasının üzerine tutunarak bekliyor. Kedi annem beni insan ablama verip yeniden sulara dalıp gözden kayboluyor. İnsan ablam bana sıkı sıkı sarılıyor.

“Canım, balım, uyansana artık.”

Gözlerimi açtığımda aynı rüyamdaki gibi insan ablamın kollarının arasındaydım. Sevinçten bıyıklarımı titretiyorum.

Birden aklım başıma geliyor. Acaba büyük odaya girdi mi? Ortalığı gördü mü?  Galiba görmemiş. Yoksa bana bu kadar iyi davranır mı?

“Ne yaptınız bakalım ben yokken evde?” diye soruyor koca koca gözlüklerinin ardından bakarak.

Duymamış gibi yapıyorum. Gerinmeye başlıyorum. Geriniyorum, geriniyorum. Ama ne kadar uzatırsam uzatayım gerinme bitiyor.

“Yaramazlık yaptın mı, anneyi üzdün mü?”

Yok artık üçkağıtçılık yapamayacağım.Ne olursa olsun, doğruyu söyleyeceğim. Cezam neyse razıyım. Bu stres çekilecek gibi değil.  Yavaşça insan ablamın tombul kollarının arasından yere atlayıp kendi kendime mırıldanarak büyük odaya doğru gidiyorum. Yaramazlıklarımı suç delillerimin arasındaitiraf edeceğim.

İnsan ablam arkada ben önde koridorda ilerliyoruz. Ama insan ablam mutfak kapısına gelince içeri giriyor. Ben koridorda yalnız kalıyorum.  Hemen hızlıca büyük odaya toprakların yanına gidiyorum. O da ne? Her yer tertemiz.  Sanki ben orada hiç toprak eşelememiş, hiç yerleri kirletmemişim.  Of! Hangisi temizledi acaba? İnsan annem mi, insan ablam mı? İnsan annemse çok üzülürüm. Çünkü o yaşlı ve benim kadar olmasa da biraz hasta. Onu yorduysam kendime çok kızarım. Ya insan ablamsa? Ama o da bana çok iyi davrandı. Hangisi acaba?  Yine bir öksürük krizi geliyor. Gizli sığınağıma girip uzanıyorum. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.

İnsan ablam mutfaktan çıkıp büyük odaya gelip oturuyor. Beni fark etmedi. Ben delik deşik örtünün ardından onu gözetlemeye başlıyorum.  Eline bir kitap alıyor tam okumaya başlayacakken cep telefonu çalıyor. Çalan melodiye bayılıyorum. Onu duyunca içimden dans etmek geliyor.

İnsan ablamın kız arkadaşlarından bir aramış. Beni merak ediyormuş. Hasta olduğumu herkes mi biliyor? Ne zaman iyileşirim diye sordular herhalde  ki, insan ablam “iki iğne oldu ama bir değişiklik yok. Hala ciğerler hırıl hırıl, öksürük de devam” dedi.  Başka şeyler de konuştular. Sonra arkadaşını dinledi bir süre. Gülmeye başladı.

“Nereden bulursun bu fıkraları bilmem” dedi. Fıkra da ne? Of ya, ne çok şey var öğrenecek. Okul olsa keşke. Koşa koşa gideceğim. İnsanlar ne kadar şanslılar. Her gün okula gidip bir dolu bilgi öğreniyorlar. Kedilere de okul istiyorum ben.

İnsan ablam elinde telefon, beni çağırıyor. Bilmiyor ki yanı başında onu gözetliyorum.  Önce yavaş sesle sesleniyor. Baktı ki gelen giden yok sonra daha yüksek sesle… Yerimden çıkamıyorum, gizli sığınağım keşfedilsin istemiyorum. Adeta nefes almadan yerimde büzüşüp oturuyorum.  İnsan ablam yerinden kalkıp beni odalarda aramaya başlıyor. Ben de hemen peşinden çıkıp koridordaki mama kaplarımın başına geçiyorum. Sanki yemek yermiş gibi yapıyorum. Çok yoruluyorum bu gizli kapaklı işlerden. Ne zormuş üçkağıtçılık. Acilen bundan vazgeçmeliyim. Dürüst olmalıyım.  İnsan ablam beni görüyor.  Telefonuna sesleniyor, “Buldum, yemek yiyormuş.”  Meğer arkadaşına benim fotoğrafımı yollayacakmış. Beni kucağına alıp büyük odaya getiriyor, halının üzerine bırakıp fotoğraflarımı çekiyor.

Bir yandan da bana güzel sözler söylüyor.

“Ah benim soba bacasından düşmüş gibi kara kızım.”

Öyle doğal ve sevecen ki, üçkağıtçılık yaptığım için çok utanıyorum.

 

Devam edecek…

 

Oya ENGİN/16 Ocak 2019, İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • RSS
  • Facebook
  • Twitter